Yazarla okurlar arasında köprü kuran aylık edebiyat dergisidir.

Yazar Şenol Özdemir ile yazarlık üzerine söyleşi

Niçin yazıyorsunuz? Yazmak sizin için bir uğraş mı, yoksa bir gereksinim mi?
Yazmak benim için kesinlikle bir gereksinim! Lise sonlarında günlük tutarak başladığım yazım serüvenimi -yağlıboya resim yapmamın yanı sıra- peyderpey bugünlere kadar taşıdım. Diğer bir deyişle, ben bırakmak istesem de o beni bırakmadı. Son bir yıldır elime fırça almadım ve kitabım üzerinde çalıştım. Yayınlanmış olan Göktürks 2142 adlı ilk romanımın yanında, henüz yayınlanmamış olan şiirlerim, kısa öykülerden oluşan bir derleme, manzum öykü tarzında bir çalışmam ve vakit bulabilirsem romana dönüştürmeyi düşündüğüm bir uzun metraj film senaryom mevcut.

İlk yazdığınız anı anımsıyor musunuz; nasıl başladınız?
Yaklaşık yirmi beş sene öncesinde üniversite yıllarımda Holywood’un dünyayı kurtarmasına gıcık olurdum. Bu içerleme ile romanımın ilk taslağını yazmaya başlamış ve yazar tıkanması denen hadiseyle yüzleşince de çalışmamı bir kenara bırakıp resimlerime dönmüştüm. Yıllar boyunca mütemadiyen dönüşümlü olarak resim ve yazma uğraşım paralel kulvarlarda devam etti. Yeni yazarlarla tanışıp farklı üsluplarla karşılaştıkça da zaman zaman çalışmama dönerek geliştirmeyi sürdürdüm. Elbette öğretmenlik mesleğimden arta kalan zamanlarımda yapabildim tüm bunları…

Kitabınıza ilk imza attığıñız anda neler hissettiniz? Bir okur imzalamanız için size kitabınızı uzattığında aklınızdan géçen ilk düşünce ne olmuştu?
Henüz o mutluluğa nail olamadım…

Şimdiye dek kitap fuarına gittiniz mi? Binaya ilk girişinizden standları gezişinize dek yaşadığınız duyguları tarif edebilir misiniz?
Kitap fuarı maceram, çalıştığım galeri bünyesinde iştirak ettiğim Tüyap Sanat Fuarı çerçevesinde başladı uzun zaman önce. Fırsat buldukça kitap standlarını gezer ve yeni yayınlara göz atardım. Farklı basım teknikleriyle basılmış rengarenk kitap ciltlerini uzaktan izlemek ve akabinde çekildiğim kitaplara dokunmak; elime alarak incelemek konusundaki takıntım nedeniyle kitaplar adeta birer fetiş nesnesine dönüşmüştür benim için.


Kitap fuarınıñ okuma kültürümüze katkısı var mı? Soñ yıllarda her ilde düzenlenmeye başladı, bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Kesinlikle olduğunu söyleyebilirim. En azından bunu kendi adıma ve gözlemlediğim kitapsever kitleyi ölçüt alarak söyleyebilirim. Bir kitabı ekrandan incelemek ile basılmış halini alarak sayfalar arasında dolaşarak incelemek arasında yadsınamaz bir psikolojik fark var neticede. Fuarlar yazar ile okuru buluşturması bakımından önemli bir role sahip ve giderek artması bu sektörden beslenen herkesin faydasınadır kanımca.


Yazarken neler yapıyorsunuz? Kendinize has bir yöntemiñiz var mı?
Konu ve yazı tarzına dair içimde kesin bir eminlik hissettiğim anda araştırmaya koyulur, notlar almaya başlarım. Bu süreçte üslup üzerine pek kafa yormam; çünkü zamanla üslubun doğal bir şekilde yerine oturacağını bilirim. Her yazarın olduğu gibi, benim de kendime özgü bir yöntemim var ve bu bir anlamda yazarlığın gereği diye düşünürüm. İlk taslağı hazırlamak için yoğun bir odaklanma ve sessiz bir ortam şarttır ki—yengeç burcu olmamdan dolayı bu konuda pek zorluk yaşamam. Taslağın oluşmasının ardından, zihinsel akışıma destek olan müzik listelerini stereo cihazımla dinleyerek çalışmayı sürdürmeyi tercih ederim. Eğer gerekli ön araştırmaları titizlikle yapmış ve kurgunun temel iskeletini oluşturmuşsam, işi geri kalan kısmının bir nehir gibi kendi yolunu bulacağına inanır, yazarken sabırla doğallığına bırakırım. Bu sabrı hiçbir şekilde esnetmem; çünkü bu konuda kendimle tavizsizimdir! Bazı günler zar zor tek bir kelime bile yazmadan günü tamamlarım; bazı günler ise parmaklarım düşüncelerimin hızına yetişemez ve imlayı bir kenara bırakarak adeta zihnimden yağan imgelerin kelimelere dökülme telaşıyla saatlerce çalışırım. Elbette bu noktada Mario Puzo’nun şu sözü beni hep motive eder: İşin sırrı defalarca yazmaktan geçer.


Kendinize örnek aldığınız yérli veya yabancı bir yazar var mı? Étkilendiğiniz, üslubunu beğenip yola çıktığınız…

Örnek aldığım demeyeyim ama etkilendiğim bir dolu yerli ve yabancı yazar var elbet. Yazma ameliyem sırasında fark ettiğim bir ipucu: ne denli çok okursam o denli kelimelerle iyi dans edebileceğim gerçeğidir. James Joyce ve yerli halefi olarak gördüğüm Oğuz Atay’ı burada anmadan geçmek olmaz; ki bunlar biraz uç örnekler. Ayrıca, Hamdi Tanpınar, Orhan Pamuk, İhsan Oktay Anar, Cervantes, Ferdinand Celine ve şu an aklıma gelmeyen birçok yazarın, keyifli okuma sürecinin yanı sıra edebi manada bana bir şeyler kattığını biliyorum.


Edebiyatıñ günümüzdeki değeri üzerine ne düşünüyorsunuz? Çağımızıñ koşulları içindeki yérini nasıl değerlendirirsiniz?

Edebiyatın yeni nesillerce keşfedilmeyi bekleyen gömülü bir hazine olduğunu ve dijital yaşamın keşmekeşliğinden bunalan kesimin bir gün kazıya girişeceğine eminim. Çağımız, kabul etsek de etmesek de, dijital bir çağ ve lanetlerinden uzak durup nimetlerinden faydalanmak lazım. Hızla gelişen -geliştirilen- Yapay Zeka ancak ve ancak insanlığın mevcut birikimini mükemmel biçimde taklit edebilir ve sadece varyasyonlarını oluşturabilir; gerçek yaratım -otantik olmak- ancak insana bahşedilmiş bir ayrıcalıktır.


Yaşamadığınız bir duyguyu yazabilir misiniz? Böylesi bir metni okuyucunuñ doğalmış gibi hissetmesini nasıl sağlardınız?

Kanımca her yazar özünde kendi yaşantılarından yola çıkarak yazar. Yani, kendine karşı dürüstse, öncelikle kendisi için yazar; kendi içindeki meseleleri çözüme kavuşturabilme kaygısı güderek yazar. Kitap ancak yazarın kaleminden çıktıktan, basıldıktan ve raflarda yerini aldıktan sonra okura ait olur; geriye dönüşü olmaksızın. Yaşamadığım bir deneyimi, duyguyu yazmak için çevremdeki yaşantıları gözlemler ve kurguma uyarlamaya çalışırım. Bunu nadiren, zorunlu hallerde yaparım. Daha çok geçmiş yaşantılarımdan bana kalan travmalarımı dönüştürmeyi denerim. Böylesi bana daha doğal ve samimi geliyor… Eğer argo konuşan bir karaktere sahipsem, okurun ve belki de bazı çevrelerin tepkisinden çekinceyle karakterimin kişiliğinden zinhar ödün vermem; salt tepki almamak adına, karakterime karşı karaktersizlik etmem! Mamafih, nasıl olsa günümüz dijital aleminde küfürden geçilmiyor, bini bir para, yazayım gitsin, gibisinden de bir kolaycılığa düşerek kendi ayağıma sıkmam. Bu durumda, karakterin diyalogları üzerinde epey mesai harcarım ve sözcüklerle, imlayla bıkıp usanmadan oynayarak, eğip bükerek icabında şive uydurarak karakterin söylemesi icap eden ifadeyi çarpıcı ve mümkünse nüktedan bir üslupla okura sunarım.

Öykü ya da şiirlerinizde kendinizden söz éttiğiniz oluyor mu?
Başka kimden söz edebilirim ki? Yaşanmış, yaşanmamış, yarım kalmış aşklarımdan ve ızdıraplarımdan beslenirim bilhassa şiir yazarken. Bazen sabahın üçünde beşinde kendimi uyanmış bulurum ve bir anda sözcükler zihnime akmaya başlar. Kalkıp notlar aldımsa ne ala… Hafızama güvenip üşengeçlik etmişsem de daha zerresini bulamam, üzerine bir bardak su (ılık) içmekle yetinmek zorunda kalırım.

Yazdıklarıñızı ilk kime okutuyorsunuz? Niçin?
Kurgu biçim alana dek hiç kimseye! Çünkü yaratımıma başkası kendi zaviyesinden bakacağı için sürece ket vurabilir. Kritik eşiği aştıktan ve kurgu yerine oturduktan sonra ise, eşime, kızıma ve edebiyatla arası iyi olan baldızıma kısa alıntılar şeklinde ön okuma yaptırırım bazen; yargısına güvendiğim ve en ulaşabilir kişiler oldukları için.

Kurgusunu beğenmediğiniz bir çalışmayı okuduğunuzda ne hissediyorsunuz? “Ben olsam böyle yazardım.” dédiğiniz bir eser var mı?
hususta bir yorum yapamayacağım…

Kitabevlerine ne sıklıkla gidersiniz? Kitap alırken nelere dikkat édersiniz? Okuyucularınıza önereceğiniz ilk kitap ne olurdu?
Son zamanlarda oldukça seyrek ne yazık ki… Kitap seçimi yaparken hayatıma ve hayat amaçlarıma olacak katkısını göz önünde bulundururum. Salt eğlendirici, sığ içeriğe sahip bir kitaba vaktimi ziyan etmeyi ret ederim. Tabii ki de kendi kitabımı öneririm okura ilk olarak: Gerçekten ömrümü yiyen bir çalışma olması ve çizimler için hatırı sayılır bir zaman harcamış olmam ve de, en önemlisi, ülkemizin stratejik konumundan kaynaklı ve an itibariyle içinde bulunduğu kritik duruma dair okurda bir farkındalık uyandıracağına olan inancım hasebiyle.

Kalem mi, klavye mi? Hangisiyle yazılmalı?
Resim yaparken dijitalden tuvale doğru giderim; yazarken ise tam tersini yaparım: kesinlikle kağıt ve kalem ile başlar yazım süreci ve ana kurguyu bir kez oluşturduktan sonra klavye başında düzeltme, ekleme, çıkarmalarla süreç devam eder.

Okurlarınıza son sözüñüz ne olurdu?
Henüz son sözümü söyleyecek raddeye gelmedim, daha vaktim var… yine de birkaç lakırdı etmem gerekirse: Okuyun, okuyun, okuyun; daha çok okuyun! Tengri Biz Menen.

Kategori : Genel - Etiketler : - Tarih : 31 Ekim 2025

Yorum Yaz
Ad Soyad :
E-mail :
Yorum :

Kutlu Yayınevi | göksel sözcükleriñ yayıncısı

2012'den bugüne hayallerinizi gérçekleştirirken yanınızdayız.