Yazarla okurlar arasında köprü kuran aylık edebiyat dergisidir.

Yazar Neslihan Ceylan ile yazarlık üzerine söyleşi


Niçin yazıyorsunuz? Yazmak sizin için bir uğraş mı, yoksa bir gereksinim mi?
Kısa cevap: Bir gereksinim. Yazmak benim için içimde doğan fırtınaların, birbiriyle çarpışan düşüncelerin, cevap aradığım soruların yazıya dökülmesi, tüm insanlara açılması anlamına geliyor. “Neden bunları insanlara açmak istiyorsun?” diye sorabilirsiniz, onun da cevabı sanırım şu: İnsana kendini hatırlatmak için. Yazılarımda iyi-kötü, keşfeden-uyum sağlayan gibi çatışmaları çok sık bulabilirsiniz. Çevremde fark edip içten içe sorguladığım bu durumları yazıya dökerek insana farkında olmadığı ya da üstüne düşünmediği hallerini anımsatmak istiyorum. Yaşamın içinde koşarken atlanılan ya da fark edilmeyen detayları kendi duygularımla harmanlayarak yeniden sunuyorum.


İlk yazdığınız anı anımsıyor musunuz; nasıl başladınız?
Evet, ilkokul yıllarımda anneme, babama, teyzeme, halama, bütün tanıdıklarıma mektuplar yazardım. Süslü mektup kağıtlarına duygularımı yazmak çok hoşuma giderdi. Edebi yazıya girişim ise yine ilkokulda oldu. Sınıf arkadaşımın yazdığı şiirlerin ailesi tarafından kitaplaştırdığını gördüm, çok özendim ve içimden, “Benim de kitabım olsun.” dedim. O dakikadan sonra ben de şiir yazmaya başladım. Yıllar ilerledikçe şiirin yanına farklı düz yazı türleri de eklendi.


Kitabınıza ilk imza attığıñız anda neler hissettiniz? Bir okur imzalamanız için size kitabınızı uzattığında aklınızdan géçen ilk düşünce ne olmuştu?
“Başardım.” dedim içimden. Elbette bu, yolun başıydı. 1 kitapla yolun bitmediğini bildiğim bir andı ama o ilk kitabımın değeri, kendim dışında birinin ondan haberdar olduğunu bilmek benim için çok başkaydı. Fuardaki standın yazar tarafında bulunmak hep hayal ettiğim bir andı ve ben oradaydım. Evet belki henüz binlerce okurum yoktu ama kendi içsel motivasyonum için çok gurur verici bir andı.


Şimdiye dek kitap fuarına gittiniz mi? Binaya ilk girişinizden standları gezişinize dek yaşadığınız duyguları tarif edebilir misiniz?
Evet, elbette. Kitapların bulunduğu ortamda bulunmayan kişi kendine “yazar” diyemez, en azından dememesi gerekir. Nasıl ki demirci eline demiri almadan yeni bir nesne üretemezse bir yazar da eline kitap almadan, çevresinde bulunmadan yeni bir kitap üretemez, üretirse de o sadece karmaşık bir tekrar olur. Kitap fuarında bulunmak benim için yeni dünyaları keşfedeceğim bir tutku demek. Binaya girdiğimde tıpkı aç bir kişinin yemek kokusuna gidişi gibi aldığım yoğun kitap kokusuyla birlikte ben de standları gezmeye başlıyorum. Yayınlarını özellikle sevdiğim yayınevlerine daha çok vakit ayırsam da yine de her yayınevini, dikkatimi çeken her kitabı incelemeye özen gösteriyorum. Alınacak kitap listesiyle gidip yalnızca onları alıp çıkmaktansa yeni kitapları keşfetmek üzere kendimi açık bırakıyorum. Bu sayede tahmin ettiğimden çok daha verimli bir şekilde yeni düşüncelerle karşılaşmış oluyorum.


Kitap fuarınıñ okuma kültürümüze katkısı var mı? Soñ yıllarda her ilde düzenlenmeye başladı, bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Hem evet hem hayır. Kitap fuarları, okulların gezi düzenlediği başlıca noktalardan biridir. Bu gezilere hem gerçekten kitaplarla ilgili öğrenciler katılır hem de derslerden kaçmak isteyenler. Buradaki kazancımız işte bu 2. tip öğrencilerdir. Normalde eline kitap almayacak öğrenciler okuldan uzaklaşmak için fuara gelince gayriihtiyari bir tanışıklık yaşamış olurlar. Bazıları burada tesadüfen gördüğü bir kitabı okumaya karar vererek alır ve böylece hayatı değişir. Evet dememin sebebi bu. Hayır dememin sebebi ise kitap fuarlarını avm gezer gibi gezmeye gelen insanlar. Fuarda bulunduğum sırada gözlemlediğim insanların %90’ı kitapların adlarını bile okumadan standları geçmekteydi. Öyle bir haldeydiler ki sanki sadece yürüyüş yapmak için gelmişlerdi. İşin bu boyutunu düşündüğümde ne yazık ki hayır cevabını vermek zorundayım.


Yazarken neler yapıyorsunuz? Kendinize has bir yöntemiñiz var mı?
Düşünmeden yazmıyorum. Benim için yazmak, “Şu konu çok dikkat çekiyor, çok popüler, hadi bir şeyler yazayım.” diyerek başlamıyor. Tersine, o şey üstüne yıllardan beri düşünüyor, gerçek yaşam içinde parçalarını arıyor veya kafamın içinde düşünceleri çarpıştırıyor oluyorum. Bunlar zamanla olgunlaşıyor, artık yenmeye hazır bir meyve gibi belirginleşiyor işte ben tam o zaman yazmaya başlıyorum çünkü yazmazsam içimde patlayacak bir bomba haline geleceğini biliyorum. Bu olgunlaşmayı yaşadığım için de yazarken bir tıkanıklık yaşamıyorum. Sadece içimdekileri hangi sırayla yazıya dökeceğimi belirlediğim bir taslağım oluyor ve düşüncem kalemime akıyor…


Kendinize örnek aldığınız yérli veya yabancı bir yazar var mı? Étkilendiğiniz, üslubunu beğenip yola çıktığınız…
Yabancı bir yazar var, Dan Brown. Kitaplarındaki aksiyon dolu olayların içine mistik ögeleri yerleştirmesi beni her zaman etkilemiştir çünkü ben de kişisel olarak mistisizme ilgi duyuyorum. Onun kitaplarını okurken hissettiğim heyecan ve çözümleme isteğini ben de kendi kitabımda kendi okurum için oluşturmaya çalıştım.


Edebiyatıñ günümüzdeki değeri üzerine ne düşünüyorsunuz? Çağımızıñ koşulları içindeki yérini nasıl değerlerdirirsiniz?
Maalesef ki hak ettiği değeri göremiyor. Günümüzde okumayı geçelim, uzun süreli izlemeye bile katlanılamıyor, “kaydırıp geçmek” çok yaygın. Milyonlarca bilgi önümüzdeki ekranlardan birkaç saniye farkla akıyor ve biz hiçbirinin ayrıntısı ile ilgilenmiyoruz. Boş zamanımız az değil ama tüm zamanımızı kısa içeriklerin milyonlarcasıyla geçirip sonucunda hiçbir şey elde etmediğimiz için bize az geliyor. Edebiyat bu noktada insanın yavaşlayıp düşünmesi için önemli bir değer ancak modern insan hıza alıştığı için bunun gerçekleşebilirliği düşük.

Yaşamadığınız bir duyguyu yazabilir misiniz? Böylesi bir metni okuyucunuñ doğalmış gibi hissetmesini nasıl sağlardınız?
Hayır, yazamam. Önceki sorularda da belirttiğim gibi ben üstüne düşünmeden, hissetmeden yazamam. Örneğin yoksul birinin hislerini yazmak için gerçekten yoksulluğu görmüş olmak gerekir. Bunun haricinde yazılacak şeyler sadece “dış gözlem” olur, o kişinin gerçek hisleri değil. Ya da yaşamış birinin anıları okunarak bir şeyler yazılabilir ama onlar da özgün içerik değil tekrar olur. Yaşamadığım şeyi özgün ve doğal bir şekilde aktarmak benim için mümkün değil.


Öykü ya da şiirlerinizde kendinizden söz éttiğiniz oluyor mu?
Evet oluyor. Bir yazarın/şairin eserlerinde her zaman kendinden parçalar vardır. Kendi duyguları, hisleri farklı karakterlerin ağzıyla o kurgunun içine girer çünkü yazar, hissetmeden yazamaz. Hissetmek de kendi içinden, kendinden gelir.


Yazdıklarıñızı ilk kime okutuyorsunuz? Niçin?
Farklı amaçlar için 2 yanıtım var. Kurgu kontrolü veya onay amaçlı kimseye okutmuyorum bunun birinci sebebi özgünlüğümü korumak. Kitabımda yazdığım her olayın benim için ayrı bir anlamı, o kitap içinde ayrı bir amacı bulunuyor. Ne kadar yakınım olsa da başka biri benim içimdeki bu anlamı bilemeyebilir, ona saçma veya gereksiz gelebilir. Bu aşamada gelecek, “Bence şu kısmı çıkart/değiştir.” önerisi hem beni sinirlendirir hem de o kişiyle aramı açar. İkinci sebebi ise fikri mülkiyetimi korumak. Daha eski yazılarımda henüz ben yazıyı sunmamışken fikirlerimin-bireysel olarak- kopyalandığını gördüğüm için yazılarım resmiyet kazanana kadar başkalarıyla paylaşmıyorum.

Kurgu kontrolü dışındaki diğer amaç için ise yanıtım şu: Sadece duygularımı anlayabilecek 1 veya 2 kişiye, birkaç satırlık kısa parçalar okutuyorum. Örneğin kitabımın o bölümünü yazarken çok duygulanmış oluyorum ve bu duyguyu paylaşmak istiyorum. O zaman o duyguyu anlayabileceğini düşündüğüm en fazla 2 kişiye sadece birkaç satırlık kısmı veya birkaç dizeyi yolluyorum, tamamını veya bir sayfayı bile değil.


Kurgusunu beğenmediğiniz bir çalışmayı okuduğunuzda ne hissediyorsunuz? “Ben olsam böyle yazardım.” dédiğiniz bir eser var mı?
Hayal kırıklığı hissediyorum. Elbette var ama açık karalama yapmamak için isim vermeyi uygun bulmuyorum.


Kitabevlerine ne sıklıkla gidersiniz? Kitap alırken nelere dikkat édersiniz? Okuyucularınıza önereceğiniz ilk kitap ne olurdu?
Her ay giderim. Kitapta beni önce adı çeker. Ad, ilgilendiğim bir konuyla bağlantılıysa o zaman arka kapak yazısını okurum. Genelde bu aşamada kitabı alıp almayacağına karar veririm ama kesin yargıya varamazsam kitabın içinden rastgele bir sayfayı da okur ve gerçekten vadettiği şeyleri anlatıp anlatmadığına bakar, yazım dili kontrolü yaparım, beğendiysem alırım. Okurlarıma önerdiğim ilk kitap kısa ama anlamı derin bir kitap olur: Martı Jonathan Livingston


Kalem mi, klavye mi? Hangisiyle yazılmalı?
Kısa bir metinse kalem, uzunsa klavye. Kalem ile uzun bir metni yazmak yorucudur ayrıca düzeltme ve ekleme/çıkarma yapabilme olanağı da sınırlıdır. Yorulan bir zihnin göstereceği çaba ve işe duyacağı şevk sınırlı olur, yaratıcılığı azalır.

Okurlarınıza son sözüñüz ne olurdu?
Okuyun, durmayın. Sorgulayın, tekrarlamayın. Üretin, yorulmayın.

Kategori : Genel - Etiketler : - Tarih : 05 Kasım 2025

Yorum Yaz
Ad Soyad :
E-mail :
Yorum :

Kutlu Yayınevi | göksel sözcükleriñ yayıncısı

2012'den bugüne hayallerinizi gérçekleştirirken yanınızdayız.