Yazarla okurlar arasında köprü kuran aylık edebiyat dergisidir.

Yazar Mertcan Abbasoğlu ile yazarlık üzerine söyleşi


Niçin yazıyorsunuz? Yazmak sizin için bir uğraş mı, yoksa bir gereksinim mi?

Yazmaya ilk başladığım dönem, yaptığım çizimlerin çevresine veya uygun gördüğüm köşelerine o resme ait betimlemeler eklediğim zamanlara dayanır. Çizimler bana ne hissettirdiğinden ziyade, bu betimlemeler aslında tablonun ya da kara kalem çalışmasının detaylarına dair gözlemlenen kusurların metne dökülmüş bir yansıması gibiydi. Daha sonra günlük tutmaya başladım. Ancak günlüğümde o gün yaşananları yazmaktan çok, unutmak istediğim ya da zihnimi hafifletme ihtiyacı duyduğum anları aktarmayı tercih ederdim. Günlük yazarken kullandığım ilk kalem ise kömür uçlu bir kalemdi ve bu, yazmaya devam etmem için bende bir istek uyandırdı. Başlarda yalnızca unutmak istediklerimi yazarken, şimdi yazmak için kalemi elime alıyorum. Bu faaliyet benim için tam anlamıyla bir uğraş ya da zorunluluk olarak adlandırılamaz. Aksine, kendimi daima yazmaya zorlayamayacağım gibi, doğru ortam ve mekân olmadığında yazma isteğimi bulmakta zorlandığım gerçektir.

Demir Kırat adlı kurgu ile gerçeğin iç içe geçtiği eserimde yaşadığım deneyim ise yazarken oluşturduğum olay örgüsü ve karakterlerin tarih sahnesindeki zorlu bir dönemde nasıl hayatta kalabileceğine dair mücadeleyi ifade ederdi. Bu kitapla birlikte büyülü gerçeklik inşa etme sürecimde ilham kaynaklarımın çeşitlenmesine olanak sağladığımı söyleyebilirim.


İlk yazdığınız anı anımsıyor musunuz; nasıl başladınız?

İlk kez yazmaya başladığım anı ve bulunduğum zaman dilimini hatırlıyorum. Ortaokul 6. sınıfta, Türkçe derslerinde öğretmenimiz bize şiir ezberletirdi. Her hafta bu şiirlerle ilgili sınav yapılırdı. Yıl içinde yaklaşık 40-45 şiiri ezberler ve sınavda bu şiirleri yazıya dökerdik. Bazı zamanlarda şiirleri yorumlardık. Hafızamda en çok yer eden ve sıra dışı bulduğum şiirlerden biri Bora Ayanoğlu’nun “Fabrika Kızı” olmuştu. Sınıf arkadaşlarımın hafızası hayli kuvvetliydi ve bu konuda benden çok daha iyilerdi. Ben ise basit bir şarkı sözünü bile ancak birkaç kere yazdıktan sonra ancak ezberleyebiliyordum ve bu durum hâlen değişmiş değil.

Özellikle 6. ve 7. sınıfta girdiğim bu şiir sınavları, bana hafızamın yazarak daha iyi çalıştığını öğretti. Başlangıçta benim için büyük bir zahmet gibi görünen yazma işi, zamanla kolayca yapabildiğim bir yeteneğe dönüştü. Çocuk zihnimle bu kez kendi şiirlerimi yazmaya başladım. Günlüğüme o güne dair düşünce ve hislerimi yazdıktan sonra birkaç dörtlük eklemek âdetim haline geldi. İlk özgün cümlelerimi işte bu dönemde oluşturmaya başladım. Yazmak zamanla keyif verici bir uğraş haline geldiğinde, bunun aslında zor olmadığını fark ettim. Daha fazla yazabilmek adına daha çok okumaya yöneldim. Çünkü yazmak için seçici ve tutkulu bir okur olmanız gerektiğine inanırım.

Yazmanın beraberinde getirdiği fiziksel zorluklar bile bana çekici geliyordu. Acıyan parmakların yoğun çalışmanın tatlı yorgunluğuna dönüşmesi benim için alışılmış bir durum oldu. Bu durum, bana bir keşişin kutsal bir görevi yerine getirirken ellerine dökülen sıcak suyun acısını hissetmemesi gibi bir yaklaşımı anımsatıyor. İşte böyle bir tutkuyla kendimi yazıya adadım. Bu sebeple sağ elimin orta parmağında, kalemi sıkıca tutmaktan kaynaklanan belirgin bir deformasyon bulunuyor.


Kitabınıza ilk imza attığıñız anda neler hissettiniz? Bir okur imzalamanız için size kitabınızı uzattığında aklınızdan géçen ilk düşünce ne olmuştu?

Annemi bu soruya vereceğim yanıtın dışında tutacak olursak, eserimi imzalatan ilk okurum, sevgili öğrencilerimden biri oldu. O an hissettiğim duyguları tarif etmek belki klişe olacak ama gerçekten de tarifsizdi. Böyle bir an yaşayacağımı tahmin ediyordum, ancak ne yazacağımı önceden çok düşünmemiştim. İlk imzayı atacağım kalem özenle hazırlamıştı, yalnız iş “ne yazacağımı” bulmaya geldiğinde, kendimi adeta zorlu bir sınavın ortasında hissettim. O an, tarihimizden aldığım cesaretle ve onun gelecekteki bir kahraman olacağına inancımı hatırlayarak ilk imzamı attım ve düşüncelerimi dile getirdim.

Bu süreç bana, arzularımı dengeli ve sabırlı bir şekilde yönetmenin beni hayal ettiğim yerlere taşıyacak en etkili araçlardan biri olduğunu fark ettirdi. Bir dostum bir gün bana şöyle bir temennide bulunmuştu: “Hayal ettiklerini yaşayasın.” Sanırım bu cümle üzerimde ulvi bir etkisi olan en değerli dualardan biri. Ancak işin en zor yanı her zaman burada yatıyor: Hayallerine ulaştığında, bulunduğun yeri abartıya kaçmadan ve kendini şımartmadan kabul edebilmek. Bir başka deyişle, bu durumu bahtiyar olabilmek olarak tanımlamak mümkün. İşte tam da ilk imzamı attığımda, o an kendimi gerçekten bahtiyar hissetmiştim.


Şimdiye dek kitap fuarına gittiniz mi? Binaya ilk girişinizden standları gezişinize dek yaşadığınız duyguları tarif edebilir misiniz?

Kitap fuarlarına sık sık gitmiş biri olarak önümüzdeki Aralık ayında gerçekleşecek TÜYAP Kitap Fuarı’na katılacak olmanın heyecanını yaşıyorum. Daha önce TÜYAP’ta bir yazar için sıraya girmiş, onunla tanışma ve kitabını imzalatma şansı yakalamıştım. Ancak bu kez, okurların duygularına dokunabilmek ve onlarla iletişim kurabilmek için orada bulunacağım. Aslında bu durum, mesleğimin bana kazandırdığı karmaşık ama aynı zamanda büyüleyici deneyimlerden birini farklı bir açıdan yeniden yaşamamı sağlıyor. Öğrencilik yıllarımda tahtaya kalkmaktan korkan çekingen biri iken bugün tahtaya kalkmaya hevesli gençler yetiştiren bir eğitimci olduğumu fark etmek, geçmişteki kendime bakınca bana garip bir his veriyor.

TÜYAP Kitap Fuarı, henüz ilk kez kapsamlı bir fuara katıldığımda, yani genç yaşlarımda, eserlerini imzalatmak için sıraya girdiğimde benim için büyük bir anlam taşıyordu. Şimdi ise, benzer bir mekânda bambaşka bir rolde bulunacağımı düşünmek, o günkü heyecanı şu anki duygu dünyama benzer şekilde taşıyor. Fuarda kitap raflarını gezerken “Acaba bu kadar kitaptan kaçı benzer konuları işliyor?” diye düşünmüştüm. Çoğunun aşk, sevgi, bağlılık, ihanet gibi duygusal temaları ele aldığı ve bunu çeşitli kurgularla aktardığı hissi aklıma gelmişti. Bu düşünceye kapılmak zor olmasa da insan yine de merak ediyor. Gençlik yıllarımın başlarında, 17 yaşlarımdayken fuar alanında dolaştığımda kitapların sayısının giderek artıyor gibi göründüğünü fark etmiş ve yeni okuyacağım özgün eserler olduğu düşüncesiyle daha fazla vakit geçirdiğimi hatırlıyorum.

Fuarların benim için en güzel yanı, aldığın eserin arkasındaki kişiyi, yazarı bizzat görebilme ve onunla konuşma fırsatına erişmekti. Bir imza almak, belki birkaç cümle paylaşmak, yazarı kendi hikayesini anlatan biri olarak görmek insana ayrı bir tatmin veriyordu. Bugün ise hissettiğim duygular daha bilinçli bir şekilde umutla harmanlanıp yerini “umarım” diye başlayan temenni cümlelerine bırakmış durumda. Ülkemde kitap okumaya zaman bulamamanın sıkça dile getirilmesi beni rahatsız eden bir durum. Zira bunun altında “kendi iç dünyasına bakmaya özen göstermemek” gibi bir düşünce barındığını hissediyorum. Bu da içimi korku ve endişeye sürüklüyor.

Bir öğrencim bana “Öğretmenim, kitap yazıp sattığınızda ne kadar kazanıyorsunuz?” diye sormuştu. Aslında bu sorunun kitap yazmanın ticari bir kaygı olup olmamasıyla ilişkisi büyük. Zira her yıl piyasaya çıkan eserlerin niteliği de bu kaygı doğrultusunda ya artıyor ya da azalıyor. Ona verdiğim cevap “şimdilik kafandaki beyaz saçlar kadar” oldu. Neticede bir hikâye veya eser yaratmanın samimiyeti, işin ticari kaygıyla yapılması durumunda yitiriliyor. Kitap yazmaya başlayan biri iyilik yapar gibi düşünmeli: İyilik ticaret değildir çünkü iyilik yaparsınız ve unutursunuz; karşılık beklerseniz o artık ticarete dönüşür. Ancak bu iyiliğin karşılığı bir şekilde size ulaşır: Okuduğu kitabınızı beğenerek size selam veren biriyle sohbet etmek, kitaptaki fikirleriniz üzerine sorularını paylaşan ve sizi daha iyi anlamak isteyen okurlarınız gibi küçük ama değerli geri dönüşlerle…

İşte tüm bu sebeplerle yeni ve kaliteli eserlerin daha fazla yayımlanmasını dilemekteyim. Kitapların yalnızca rafları doldurmak değil, insanlara temas edebilmek adına var olması için umut etmek büyük önem taşıyor.


Kitap fuarınıñ okuma kültürümüze katkısı var mı? Soñ yıllarda her ilde düzenlenmeye başladı, bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Zor dönemlerden geçiyoruz. Okuyan insan sayısındaki anlam verilemeyen düşüşü düşündüğümde, bu soruya Pollyanna’nın iyimserliğini yansıtan ifadelerle cevap veremeyeceğimden eminim. Kitap fuarlarının, okurlara sadece manevi değil, aynı zamanda maddi açıdan da destek sunan bir şekilde tasarlanması gerektiğini düşünüyorum. Hem ekonomik hem de kültürel anlamda bir bağlantı sağlanıyor. Belki bütçesine uygun bir eser seçen okuyucu, burada kült niteliğindeki bir kitapla ilk okuma yolculuğuna başlayabilir ya da yeni bir ilham kaynağı bulabilir. Bu sebepten dolayı, birçok farklı şehirde düzenleniyor olması önemli bir avantaj. Kitap fuarları, tabandan yani okuyucudan başlayarak, hayallere ulaşan kapsamlı ve en erişilebilir basamaklar olarak karşımıza çıkıyor. Ayrıca yazarlar için de bir çeşit kültürel nabız yoklama fırsatına dönüşebiliyor.


Yazarken neler yapıyorsunuz? Kendinize has bir yöntemiñiz var mı?

Belki söylediklerim biraz garip gelebilir. Ancak ben yazarken, yazdıklarımla iletişim kurarım. Eğer yazdığım bir şey, sesli okuduğumda bana cevap veremiyorsa, onu gerçekten yazmış saymam. Okurken, özellikle de sesli okurken, cümlelerin çok kuralcı bir düzende sıralandığını ve sadece yalın bir anlama kapı araladığını fark edersem, o yazıda bahsettiğim meseleyi kestirip atmışım demektir. Böyle bir durumda, o parçayı silerim ve yerine okuyucunun her biri için farklı anlamlar çıkarabileceği, daha derin bir tasvir eklerim. Çünkü okur yalnızca bir fikri değil, aynı zamanda bir duyguyu farklı boyutlarıyla deneyimleyebilmelidir.

Örneğin, Cevdet Paşa’nın ailesindeki karmaşık çözülmelerin bazı kısımlarını bilerek havada bıraktım. Bunu yaparak hikâyenin devamını okuyucunun hayal gücüne bırakmayı tercih ettim ve bu da arzuladığım bir sonuç oldu. Yalın anlamlar içeren bir metin, içerikleri hızlı tüketmeyi kolaylaştırır. Bu durum, 30’lu yaşlarına kadar en iyi filmleri seyredip bitirmiş biri olarak kalan yaşamında “Acaba bu kalitede başka bir film daha gelir mi?” diye düşünürken hissedilen boşluğa benzer. Kısacası, kitabın devamı saman tadı verir ve okunan her cümle insanda ısırgan otu çiğnemiş gibi bir etki bırakır.

Bazı şeylerin herkes için farklı şekilde öngörülmesi gerekir. Özellikle tarihle ilgileniyorsanız, romanınızda gerçek ile kurgunun birbirini karşılamasına az da olsa izin vermelisiniz. Öncelikle kendi kurgunuzun içinde rol alıp o anı hayal etmeniz oldukça önemlidir, çünkü bu yazım sürecinin merkezinde yer alır. İnsan, eğer kendi yaptığı yemeği keyifle yiyemiyorsa, başkasına ikram etmemeli. Eğer kendi hayalinde heyecanla kaybolamıyorsa, başkasını da o girdabın içine çekip zamanından çalmamalıdır. Hem okuyanın hem de yazanın vakti değerlidir.

İşte yazarken yaptığım şeyin özü tam da budur.


Kendinize örnek aldığınız yérli veya yabancı bir yazar var mı? Étkilendiğiniz, üslubunu beğenip yola çıktığınız…

Bu soruya doğrudan tek bir isim vermek gerçekten zor. Ancak birden fazla isim önermem gerekirse şöyle açıklayabilirim: Kitaplarını imzalatmak isteyen okurlarına sadece kaşe basıp göndermek yerine, her birine imzayla değer katan yazarlar benim için küçük de olsa bir ilham kaynağıdır.


Edebiyatıñ günümüzdeki değeri üzerine ne düşünüyorsunuz? Çağımızıñ koşulları içindeki yérini nasıl değerlerdirirsiniz?

Hatırlıyor musunuz? Bir zamanlar “Kardelen Ayşe” reklamları vardı. Kardelen Ayşe okuyacak, büyüyecek ve hayallerine ulaşacaktı. Aslında edebiyatımız da aynı şekilde. İnançla büyüyen edebiyatın Kardelen’leri çoğaldıkça eskiden olduğu gibi okur kitlesi de artacak. Böylece bizler de hayallerimize daha fazla insanı ortak edebileceğiz. Neden olmasın ki?


Yaşamadığınız bir duyguyu yazabilir misiniz? Böylesi bir metni okuyucunuñ doğalmış gibi hissetmesini nasıl sağlardınız?

İnsan, hayatında bizzat yaşamadığı bir acıyı kaleme alamaz. Örneğin, ben hayatımın hiçbir döneminde bacağımı ya da herhangi bir kemiğimi kırmadım. Dolayısıyla, kemiğini kırmış birisiyle karşılaştığımda onun acısını tam anlamıyla paylaşarak empati kuramam. Empati kuramadığım birinin deneyimlerini sadece “herkes gibi” görünmek adına tarif etmeye çalışırsam, bu büyük bir yanılgıya dönüşür. Zaten bu gerçeği bilmek dahi başarısızlığımın temel sebeplerinden biri olabilir. Bunu anlamam için başkalarının beni uyarıp açıklama yapmasına gerek yok. Çünkü bir duyguyu tarif edebilmek için o acıyı yaşamak gerekir. Eğer hayatınız boyunca her şey yüzeysel geçmişse, acıyı hissetmeden, ruhen derinleşmeden yaşadıysanız, duygularınız da bir o kadar körelecek ve eksik kalacaktır.

Hayat, hiçbir zaman tam olarak planladığınız şekilde ilerlemez. Sevdiklerinizi kaybetmediyseniz, hiç öpüşmediyseniz, sevdiğiniz bir canlıyı kollarınıza aldığınızda “Acaba canını acıtıyor muyum?” diye endişe etmediyseniz ya da bir ağacın yaprağını koparırken bunun neden bu kadar sıradan ve basit bir hareket olabildiğini sorgulamadıysanız, tüm bu hisleri tarif etmek sizin için imkansızdır. Kendimi bu hissiyatları anlatmak için zorlarsam bile ulaşabileceğim en yoğun ve sınırda betimleme, ancak “ciddi bir ağlama öncesinde burnunuzla genziniz arasındaki boşluğun rahatsız edici bir şekilde yanması” hissine benzeyen bir şey olabilir. O noktada beyniniz gözyaşlarını serbest bırakır; artık her şey en yoğun haliyle dışa vurur.

Yine de bu, duyguyu tarif etmek anlamına gelmez; daha çok okuyucuya duyguyu ‘satarak’ pazarlamak olur. Eğer bir yazar hisleri bu şekilde pazarlıyorsa, özünden uzaklaşır. Ve ben eğer kendi özümden uzaklaşacak kadar bu tür bir yola girersem, lütfen benim yazdıklarımı okuyup vakit kaybetmeyin.


Öykü ya da şiirlerinizde kendinizden söz éttiğiniz oluyor mu?

Hayır, ben hâlâ yaşıyorum. Eğer bir gün benim hikâyem yazılacaksa, bunu kişisel tarihim son bulduğunda başkalarının yapmasını tercih ederim. Bu durum, yaşarken insanın kendi adını taşıyan bir cami yaptırmasına benzer. Günahkâr biri, diğerlerinin anlatımına izin vermeksizin bu dünyada kusursuz bir imaj bıraksa neye yarar? Ben, kendi varlığımın başkalarının edebi metinlerinde dile gelmesini daha doğru buluyorum.


Yazdıklarıñızı ilk kime okutuyorsunuz? Niçin?

Yazdıklarımı önce kendime dinletirim. Bazen uzun ve zorlayıcı girişler içerebilir. Ancak, kendi yazdığıma sabretmeden o metni okuyucuyla paylaşmam.


Kurgusunu beğenmediğiniz bir çalışmayı okuduğunuzda ne hissediyorsunuz? “Ben olsam böyle yazardım.” dédiğiniz bir eser var mı?

Kitabı kapatırım ve bu konuda kimseye bir tavsiye vermem. Belki de bu kitabı okumam gereken zamanın henüz gelmediğini düşünürüm. O doğru an içtenlikle gelmedikçe ne kitabı tekrar açarım ne de bir başkasına öneririm. Bu kategoriden bir kitaba “Keşke şu kısmını değiştirseydim” diyecek kadar sabır göstermediğimden eminim. Sanırım bugüne kadar bu tür kitaplardan yalnızca bir ya da üç tane okudum. Bunlardan biri otlardan bahsediyordu, diğeri ise sürekli olumlu ifadelerle doluydu. Ama işin garip tarafı, mutluluk öyle kolay kazanılan bir şey değil. Eğer herkes mutluluğu hak etseydi, gri tonlar dediğimiz o sıradanlığa ihtiyaç kalmazdı.

Bazen siyahın mutluluğu, beyazı gördüğünde kendi varlığını fark etmesiyle gelir. Bazen de beyaza siyah bulaştığında, iki rengin bir araya gelerek başka bir rengin de ortaya çıkabileceğini anlamakla… Ama her iki durumda da ciddi bir çaba gereklidir. Pandemi sonrasında ekranlarda ilginç tebessümlü yüzler, mutluluk saçan ifadeler artmaya başladı. Ortalık “Herkes mutlu olsun, şikayet ettiği şeylerden uzaklaşsın” mottosuyla doldu. Ancak gerçek şu ki, insan rahatsız olmadıkça üretemez. Kaliteli ve amaca yönelik üretkenlik ancak bir tür huzursuzlukla, yerinde hissetmeyen bir ruh haliyle ortaya çıkar. Herkesin mutluluğa erdiği bir dünyada kim hangi cümleyi değiştirmeye cesaret edebilir ki?


Kitabevlerine ne sıklıkla gidersiniz? Kitap alırken nelere dikkat édersiniz? Okuyucularınıza önereceğiniz ilk kitap ne olurdu?

Kitap alırken benim için en önemli kriter, kitap üzerinde ya da içinde bulunan etiketlerin zarar vermeden çıkarılabilir olmasıdır. Bu tür durumlar bazen aklımı meşgul eder ve konsantre olup kitabı okuyamam. Öneri olarak ilk sunacağım eser ise “Toprak Ana” olurdu.


Kalem mi, klavye mi? Hangisiyle yazılmalı?

Kalem ve kağıt kullanılmadan klavyeye geçilmemeli. Gereklilik olmasa klavyeye pek ihtiyaç yok.


Okurlarınıza son sözüñüz ne olurdu?

Mutlaka okuyarak gezin her yeri.

Kategori : Genel - Etiketler : - Tarih : 21 Kasım 2025

Yorum Yaz
Ad Soyad :
E-mail :
Yorum :

Kutlu Yayınevi | göksel sözcükleriñ yayıncısı

2012'den bugüne hayallerinizi gérçekleştirirken yanınızdayız.