Yazarla okurlar arasında köprü kuran aylık edebiyat dergisidir.

Yazar Banu Ormanlı ile Yazarlık Üzerine Söyleşi

Niçin yazıyorsunuz? Yazmak sizin için bir uğraş mı, yoksa bir gereksinim mi?
Çünkü yazmak, benim için duygularımı ifade etmenin en güçlü alternatif yolu. Hayatımın her alanında bir şekilde yazı var; nefes alıp vermek kadar doğal, anın içine dâhil olan bir eşlikçi adeta. Akla düşen kurguları, en saçmasından en tutarlısına kadar tüm düşünceleri kalemin aracılığıyla kâğıda akıtmak ise başlı başına bir tutku. Ve bu tutku, insanı içine çeken bir akış hâline geldiğinde, vazgeçilebilir bir şey olmaktan tamamen uzaklaşıyor. Bu yüzden yazmak, benim için sıradan bir uğraş değil. Aksine, hayatla birlikte akan tüm düşüncelerimi taşıyan; beni ben yapan parçaları bir araya getiren derin bir öz hâline dönüşüyor.

İlk yazdığınız anı anımsıyor musunuz; nasıl başladınız?
Belki kulağa biraz klişe gelebilir ama okuma yazmayı öğrendiğim ilk andan itibaren yazmak benim için bir tutkuya dönüştü. Çocukken kısa hikâyeler yazardım; üstelik bu hikâyeler çevrem tarafından da beğenilirdi. Ondan da önce, sadece düşlerdim. Tuhaf bir şekilde, düşünebildiğimiz her şeyin bir yerlerde var olduğuna inanırdım. Çünkü var olmasalardı, onları düşünemezdik… değil mi? İşte bu yoğun düşünüşler, zihnimde kurduğum o küçük evrenler, okumayı öğrendiğim ilk günden itibaren kâğıtla buluşmaya başladı. Yazmak, düşlerimin dünyaya açılan kapısı oldu; o kapıdan içeri her adım attığımda kendimi biraz daha buldum.

Kitabınıza ilk imza attığıñız anda neler hissettiniz? Bir okur imzalamanız için size kitabınızı uzattığında aklınızdan géçen ilk düşünce ne olmuştu?
Bu benim için çok özel bir an aslında. İlk kitabımı çıkardığımda, zihnimde sürekli aynı düşünce dolaşıyordu: “Şöhretsiz bir yazarın imza isteyecek okuru olur mu?” Kalbim heyecanla çarparken zihnim beni temkinli olmaya çağırıyor, fazla kaptırmamam gerektiğini fısıldıyordu. Sonuçta geniş bir çevresi olmayan biri olarak kendimi büyük beklentilerin içine sokup hayal kırıklığına uğramamalıydım… Bunu defalarca tekrar ettim kendime. Hatta “Kimse okumazsa ben okurum,” esprisini bile sık kullanırdım o dönem. Ama sonra bir şey oldu. İlk kitabım, hayal ettiğimden çok daha fazla okura ulaştı. İlk imzamı atacağım o an geldiğinde ise ne yazacağımı bilemeden kısa bir an durakladım. Kalemimin ucunda, elimden geldiğince sıcak ve samimi bir not belirdi sonunda. O esnada kalbim öyle hızlı atıyordu ki, eğer dışarıdan duyulsaydı muhtemelen ritim tutulacak bir tempoyla, duyanları şaşırtacak bir gümbürtü içinde çarpıyordu.

Şimdiye dek kitap fuarına gittiniz mi? Binaya ilk girişinizden standları gezişinize dek yaşadığınız duyguları tarif edebilir misiniz?
Kitap fuarına gittiğim gün, anlatacağım bu deneyim benim ilk kitap fuarı deneyimimdi ve içimde sanki cennete adım atmışım gibi bir his uyandı. Bir stanttan diğerine yorulmadan dolaşmak, yazarların imzalı kitaplarını almak… Anlatılmaz bir mutluluktu. Aşırı heyecanlandığım ve mutlu olduğum zamanlarda kendimi bedenden uzak, neredeyse sadece bir ruhmuşum gibi hafif hissederim. O gün de öyleydim; ne yoruluyordum, ne acıkıyordum ne de susuyordum. Zamanı tamamen unutmuş bir hâlde, o hafiflikle kitaplar arasında dolaştım. Özenle seçtiğim, taşıyamayacağımı bile bile koluma yüklediğim kitaplarla geçen o anlar… hesapsız, tarifsiz ve harika duygularla doluydu. Kitaplara âşık olan herkesin, kendi özgünlüğü içinde, aşağı yukarı aynı hissi paylaştığından eminim.

Kitap fuarınıñ okuma kültürümüze katkısı var mı? Soñ yıllarda her ilde düzenlenmeye başladı, bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Bence kitap fuarlarının kesinlikle büyük bir katkısı var. Her ilde düzenlenmeleri harika bir imkân yaratıyor; çünkü bu sayede çok daha fazla insanın kitapla buluşması kolaylaşıyor. Fuarlardaki o canlılık ve hareketlilik, daha önce hiç kitap okumaya zaman ayırmamış birinin bile ilgisini çekebilecek bir etki taşıyor. Bir kez o atmosferin içine giren, kitapların büyüsünü fark etmeden duramıyor. Bu yüzden kitap fuarlarının yaygınlaşmasını, okuma kültürünün gelişmesi için çok değerli buluyorum.

Yazarken neler yapıyorsunuz? Kendinize has bir yöntemiñiz var mı?
Yazarken özellikle “şunu mutlaka yapmalıyım” dediğim bir şey yok aslında. Çok sakin bir ortamda da yazabilirim, çok gürültülü bir yerde de. Hareketli ya da yavaş bir müzik eşliğinde; bir tartışmanın hemen yanı başında, evde televizyon açıksa ya da dışarıda bir kafede… Nerede olursam olayım, yazmak benim için mümkün. Ancak her koşulda, yazdıklarım bulunduğum ortama göre şekil alır. Mekânın atmosferi, duyduğum sesler, izlediğim hareketlilik… hepsi yazıma derin bir etki bırakır. Bu yüzden bir kitaba başladığımda genellikle durmaksızın yazar, bütün akışı tamamladıktan sonra geriye dönüp düzenlemeler yaparım. Gerekirse ekler, çıkarır; metni nefes alır hâle getiririm. Son hâlini bulması da böyle bir süreçle olur.

Kendinize örnek aldığınız yérli veya yabancı bir yazar var mı? Étkilendiğiniz, üslubunu beğenip yola çıktığınız…
Beğendiğim pek çok yerli ve yabancı yazar var; ancak hiçbirini kendime örnek aldığımı söyleyemem. Tamamen farklı, tamamen özgün ve biraz da karışık olmak… işte bu, beni daha iyi anlatan şey. Kendi sesimi, kendi tarzımı yaratmayı her zaman daha değerli buldum.

Edebiyatıñ günümüzdeki değeri üzerine ne düşünüyorsunuz? Çağımızıñ koşulları içindeki yérini nasıl değerlerdirirsiniz?
Edebiyatın günümüzdeki değerini düşünmek kimi zaman üzücü olabiliyor. Sanki derinliği olan eserler, daha yüzeysel metinlere kıyasla giderek okunurluğunu yitiriyor. Bu durum bir döngü oluşturuyor: Okur, kolay tüketilebilir olana yöneldikçe talep de o yönde artıyor. Böylece edebiyat da, tıpkı pek çok şey gibi, eski derinliğini yavaş yavaş kaybedip yüzeyselleşmeye başlıyor. Bence bunun bir sonucu olarak insanlar da okudukları eserlerle birlikte daha yüzeysel duygular ve daha sığ hisler taşımaya başlıyor. Çünkü okuma deneyimi değiştikçe, duyguların işlenme biçimi de değişiyor.

Yaşamadığınız bir duyguyu yazabilir misiniz? Böylesi bir metni okuyucunuñ doğalmış gibi hissetmesini nasıl sağlardınız?
Bu benim için gerçekten çok kilit bir soru. Yaşamadığım bir şeyi yazabilirim, evet; fakat okur bunu doğal bulur mu, hisseder mi, doğrusu bilemiyorum. Çünkü bir yazar olarak belli duygularla yazıya başlarsınız ama o metin, sizin nasıl hissettiğinizi bilmediğiniz binlerce farklı ruh hâline ulaşır. Her biri başka bir anın, başka bir duygunun içindedir. Bu yüzden okurun ne hissedeceğini kestirmek neredeyse imkânsızdır. Ama bence işin en büyülü tarafı da tam olarak bu belirsizlik. Bu bilinmezlik, yazmayı daha da büyüleyici kılıyor. Kendi yazdıklarımı düşündüğümde sıklıkla hatırladığım bir söz var: “Yazar ya yaşadığını yazar ya da yazdığını yaşarmış.” Okuduğum ilk andan beri beni derinden etkileyen bu sözün, yanlış hatırlamıyorsam, Necip Fazıl Kısakürek’in Bir Adam Yaratmak eserinden olduğunu anımsıyorum.

Öykü ya da şiirlerinizde kendinizden söz éttiğiniz oluyor mu?
Eskiden şiirlerimde bunu yapmıştım; öykülerimde ise pek başaramadım. Denediklerim de çoğu kez bende kaldı, saklı bir hazine gibi.

Yazdıklarıñızı ilk kime okutuyorsunuz? Niçin?
Yazdıklarımı neredeyse hiç kimseye okutmam; sadece yayınevime rica ederim. Çünkü küçük bir pürüz bile olursa, benim için yazdığım şey tamamen rafa kalkabilir. Bu nedenle tamamen ben ve okurlar arasında olur her yazdığım.

Kurgusunu beğenmediğiniz bir çalışmayı okuduğunuzda ne hissediyorsunuz? “Ben olsam böyle yazardım.” dédiğiniz bir eser var mı?
Vurgusunu beğenmediğim bir çalışma olduğunda, “ben olsam bunu şöyle yapardım” diyemiyorum. Çünkü anlıyorum ki o kişi ben değilim; dolayısıyla benim zevkime hitap etmeyen bir kurguyla karşılaşıyorum. Bu yüzden her çalışmanın düşünce dünyasına saygı duymayı tercih ediyorum. Nihayetinde mutlaka o olmasa bile ona benzer olan kişiler olacaktır.

Kitabevlerine ne sıklıkla gidersiniz? Kitap alırken nelere dikkat édersiniz? Okuyucularınıza önereceğiniz ilk kitap ne olurdu?
Bazen kendime sınır koysam da, sıklıkla kitapevlerini ziyaret ederim; kitap almak benim için çığrından çıkabileceğim bir tutku. Bazen okumaya zaman bulamadığım kitaplar rafta dururken, yenilerini almış olduğumu fark ederim. Kitap alırken çok seçici değilim; zayıf yanım bu, çünkü her şeyi okuyabilirim, iyi ya da kötü diye ayırmam. Her kitaptan mutlaka bir şey öğrenirim; ama iyi ve kötüye kendi payımı çıkarırım. Aslında sıkça kitap öneririm okurlara, ama temelde şunu öneriyorum: Her zaman kendi ilginize odaklanarak seçim yapın ve yaptığınız seçimleri zamanla mutlaka çeşitlendirin.


Kalem mi, klavye mi? Hangisiyle yazılmalı?

Bu konuda dürüst olmalıyım: Çağ ilerlemişken elbette klavye kullanıyorum. Yine de kalemin kağıda dokunduğu yazılarım hala var ve ben var olduğum sürece baki kalacaklar. Sanırım pek çok kişi için de durum bundan farklı değil.

Okurlarınıza son sözüñüz ne olurdu?
Okurlarıma tek bir sözüm var: Çok okuyun ve çeşitli okuyun. Elbette hepimizin sevdiği kült eserler ve favori yazarlar vardır; ama tek bir yazara bağlı kalmak, senelerce aynı odada yaşamak ve ömrü tüketmekle eşdeğerdir. Benim için farklı eserler okumak, farklı zihinleri dolaşmak gibidir. Her kitabın kapağını açmak, sanki başka bir zihin odasına adım atmaktır ve bence bu müthiş bir deneyim. Hiçbir okur, kendisini bu zevkten mahrum bırakmamalı.

Kategori : Genel - Etiketler : - Tarih : 09 Şubat 2026

Yorum Yaz
Ad Soyad :
E-mail :
Yorum :

Kutlu Yayınevi | göksel sözcükleriñ yayıncısı

2012'den bugüne hayallerinizi gérçekleştirirken yanınızdayız.