
Niçin yazıyorsunuz? Yazmak sizin için bir uğraş mı, yoksa bir gereksinim mi?
Dilin sustuğu ya da susturulduğu an kalem başlar yazmaya. Hissedilen bütün duygulara ortak olmak için, yaşanılanların unutulmaması için, okura iletmek istediğim birkaç mesajım olduğu için yazıyorum. Benim için yazmak bir gereksinim. Sait Faik Abasıyanık bir hikâyesinde “Yazmasam deli olacaktım.” der. Benzer şekilde bunca yaşanmışlık içinde kalem oynatamasam deli olurdum. Deli olmamak ve yarınlara ulaşabilmek için yazıyorum.
İlk yazdığınız anı anımsıyor musunuz; nasıl başladınız?
Başlarda öyle şiir yazayım, öykü yazayım gibi bir derdim yoktu. İlkokula giden çocuğun derdi nedir? Oyun oynamak, sevilmek, dikkat çekmek. Çocuk aklımla arkadaşlarımdan farklı cevap vermek, beğenilme arzumu karşılamak için yazmaya başladım. Türkçe kitabında “Bir şeyi kendi cümlelerinizle ifade ediniz.” etkinliğini görünce farklı olsun diye karalardım bir şeyler. Nereden bileyim ki kulağa hoş gelsin diye çabaladığım şeylerin şiir olacağını. Bilmeden tanıştım şiirle. Sonra hocalarımın desteği ile ilkokul yıllarında girdim bu yola. Farkında olarak yazmayla ilgili ilk anılarım ders kitabındaki sorulara cevap vermeye çalıştığım anlar olsa gerek.
Kitabınıza ilk imza attığıñız anda neler hissettiniz? Bir okur imzalamanız için size kitabınızı uzattığında aklınızdan géçen ilk düşünce ne olmuştu?
Kelimeler de bu kelimelerin örülüp oluşturduğu eserler de şair ve yazarının evladıdır. Ben şiirlerimi, öykülerimi ve diğer yazılarımı evladım gibi görüyorum. Kimilerini saklarken kimilerini de eşe dosta tanıtmaktan, daha büyük gruplar önünde bahsetmekten gurur duyuyorum. Düşünsenize, evladınız kendi istediği en iyi bölümü en iyi puanla kazanmış ve şimdi bölüm birincisi olarak mezun olacak. Siz de o törene gidiyorsunuz. Sağdan soldan insanlar sordukça “Evet, o benim evladım, evet o başardı, evet o yapabiliyor.” dedikçe nasıl göğsünüz kabarırsa içimizdeki derdi paylaşmamıza vesile olan, susmuş ve susturulmuş dillerin konuşmasına izin veren eserlerin okunuyor, dertlerin işitiliyor olması da benzer şekilde mutluluk veriyor. Hele de bu eserleri kitaplaştırmışsak, biz ölsek de evladımızın yaşayacağı düşüncesi huzur veriyor. Bunca güzel duygu arasında tanıdığınız ya da tanımadığınız bir kişinin elinde kitabınızla gelmesi başlarda şaşkınlık ve mutluluk duygusu içinde “başarmış olmanın hazzını” yaşatıyor. İlk kitabım “İlk Döküm” ve ilk imzaları da kardeşlerim için attım. Bu soruya cevap vermek için şöyle geriye dönüp yıllar öncesini düşündüğümde yüzümü hafif bir tebessüm kaplıyor. Aklımdan geçen şey “İşte, başardım.” olmuştu. Çünkü yazdığım şiirleri bir araya getirip kitaplaştırmak çocukluk hayalimdi. Hem evladım gibi gördüğüm şiirlerin yaşayıp okura kavuşması hem de hayali başarmış olmam birbirinden güzel bir sürü duyguyu bir anda yaşatmıştı.
Şimdiye dek kitap fuarına gittiniz mi? Binaya ilk girişinizden standları gezişinize dek yaşadığınız duyguları tarif edebilir misiniz?
Evet, alanım gereği kitabın olduğu yerde var olmaya çalıştım. Özellikle öğrencilik yıllarımda fuar fırsatlarını yakalamak için fuarların sıkı takipçisi oldum. Fuara gitmeden önce internet sayfalarından hangi yayınevlerinin, hangi yazarların geleceğini araştırıp almam gereken kitaplar olup olmadığını belirleyip hareket ediyordum. Öncelik ihtiyaç duyduğumuz kitapları almak. Fuar alanına girişte “Acaba şu kitabın yazarıyla tanışabilecek miyiz, imza alabilecek miyiz, aklımızdaki şu soruyu sorabilecek miyiz?” düşünceleriyle adım atıyordum. Ardından dünya turuna çıkmış gibi farklı yayınevleri, farklı kitap türleri, en sevilen ve gözümün hep aradığı sahaflar… Bir yerden başlıyorum gezmeye. Standların büyük kısmının ismini ya önceden biliyorum ya da internet araştırmasından ufak bir aşinalığım var. İnsan seli içinde standlara ve kitaplara tutunarak hayatta kalma mücadelesi veriyorum. Kalabalık oluyor kitap fuarları. Bir kısmı gezmeye, bir kısmı dinlenmeye bir kısmı da en iyi dostlarını bulmaya gelmiş fuara. İnsan seli dedim ya gerçekten bazı standlara doğru sel akar gibi insanlar yığılıyor. İsimlerine yahut kitaplarına baktığımda hak verdiklerim olduğu kadar “Ama bunlar da yazılmaz, bunlar da satılmaz!” dediklerim de çoktur.
Kitap fuarınıñ okuma kültürümüze katkısı var mı? Soñ yıllarda her ilde düzenlenmeye başladı, bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Kitap fuarları onlarca yayınevini ve binlerce kitabı okurun ayaklarına getirmesiyle eşsiz bir fırsattır. Özellikle benzer türde eserlerin rekabet amacıyla indirimli olması, fuarda çeşitli hediyelerin olması okumaya uzak olanların bile dikkatini çekerken hâlihazırda okuma kültürüne sahip olanların yeni kitaplarla tanışmasına vesile olmaktadır. Kitap fuarının elbette okuma kültürüne faydası var ama kendi başına baştan sona etkili olduğunu söyleyemeyiz. Çünkü fuar düzenleyen ekip genelde kendi kazancını düşünüp seçicilik konusunda biraz özensiz davranıp neredeyse her yayınevini ve yazarı bu alanlara buyur etmektedir. Kalitesiz eserlerle okurların zihninin bulanıklaşmasını saymazsak fuarlar gayet verimli. Özellikle de Ankara ya da İstanbul gibi büyükşehir olmayıp çeşitli kitaplara erişimin olmadığı yerlerde çok etkili oluyorlar. Ama şunu unutmamak lazım, teknoloji çağındayız ve istediğimiz kitabı rahatlıkla bulup satın alabiliyoruz. Hatta öyle ki artık bazı kitap satış mağazaları kitapların ilk 15-20 sayfasını okura açık hâle getiriyor. Fuarda gidip nasıl sayfaları çevirip kitabın kapak adıyla içerik uyumunu ve yazar üslubunu inceliyorsak benzer imkânlar artık internette de var. Ha internet tamamıyla fuarın yerini tutar mı? Hayır, tutamaz. Binlerce okurun ve onlarca yazarın aynı mekânı paylaşması, benzer arzularla sohbet etmeleri, eserleri eleştirmeleri ve samimi bir ortamda bulunmaları internette asla bulamayacağımız nimetlerden.
Yazarken neler yapıyorsunuz? Kendinize has bir yöntemiñiz var mı?
Bir makale ya da araştırma gibi bir konu değilse genelde hususi bir şeyler yapmıyorum. Sipariş usulü yazı üretimi de bunu kolayca yapabileceğimiz ortamlar da yok. Ama yazarken bizi daha etkin hâle getiren bazı şeyler vardır. Kimileri sessiz bir ortamda kahve eşliğinde yazar, kimileri gece vakti yazar, kimileri de yağmur yağsa da masa başına geçsem diye bekler. Ha bunlar biraz latife. Yazma planı olduğunda, kendi içinde aranıp durduğunuzda o meram hiç olmadık yerde peyda olup zihinden dile düşüverir. İmkân varsa kâğıt, telefon, ajanda, bir defter kenarı ne varsa not almakta fayda vardır. Bunun haricinde her şeyi planlayarak yazdığımız zamanlar da oluyor. Önceden konuyu, gidişatı, kahramanları, olayları kafamızda tahayyül ediyoruz. Ardından da işten güçten zaman kalsın diye fırsat kolluyoruz. Fırsatı bulunca ilk iş de yazmak oluyor. Ben düşüncelerimi kâğıda dökmek için daha çok geceleri ya da yolculukları seçerim; aslında düşüncelerim o vakitlerde benimle açık açık iletişime geçer.
Kendinize örnek aldığınız yérli veya yabancı bir yazar var mı? Étkilendiğiniz, üslubunu beğenip yola çıktığınız…
Edebiyatın güzel sanatların bir parçası olduğu kadar topluma yol veren, gerektiğinde eğitim için gerektiğinde de halkı kendi düşüncelerimize çekmek için bir araç olduğunu düşünüyorum. Devletler ve siyasiler yüzyıllardır edebiyatı bir propaganda aracı olarak kullanmıştır. Bunun farkında olup da edebiyatı kulağa hoş gelen sözler kümesi olarak kabul etmek olmaz. Edebiyatın sanat haricinde toplum için de bir faydası vardır ve bunu ifade edip bu tarzda kalem oynatanlar örneğim olmuştur. Mesela “Ağlarım, ağlatamam; hissederim, söyleyemem; / Dili yok kalbimin, ondan ne kadar bîzârım! / Oku, şâyed sana bir hisli yürek lâzımsa; / Oku, zîrâ onu yazdım, iki söz yazdımsa.” dizelerini söyleyen Mehmet Akif Ersoy’u yaşadığı gerçekliği ve hisleri anlatmasıyla örnek alırım. Toplumun bir derdi varsa bizim de derdimiz olmalı. Toplumun bir eksiği varsa onu tamamlamak bizim de görevimiz olmalı. Ayrıca betimlemeleriyle ve her yaşa hitap eden, arı duru güzel Türkçemizle eser veren Ömer Seyfettin de dili kullanması ve düşünceleri ile beni etkilemiştir. Onun gibi güzel betimlemelerin olduğu öyküler yazmak ve onun gibi adımın yarınlara kalması hayalimdir.
Edebiyatıñ günümüzdeki değeri üzerine ne düşünüyorsunuz? Çağımızıñ koşulları içindeki yérini nasıl değerlerdirirsiniz?
Edebiyat çok büyük bir alanı kapsar. Hem tür hem de konusu bakımından uçsuz bucaksız derya gibidir. Her ne kadar klasik eserlerin daha az okunduğu kanısında olsak da popüler bir edebiyat furyası var. İnsanlar iyi ya da kötü bir şekilde edebiyata sahip çıkıyor. Edebiyatın çevresi kalabalık, bu kalabalıklık hiç azalmıyor fakat kalabalık bazı zamanlar niteliğin önüne geçip nicelikle göz boyayabiliyor. Şu sıralar çok satanlar, çok yorum alanlar, çok yıldızlananlar, ayın ya da yılın yazarı ve kitabı gibi bir sürü değişik sınıflandırma mevcut. Bu da edebiyatın talep edildiğini gösteriyor. Fakat az evvel dediğim gibi talep edilen edebiyat ama özelinde kalitesi düşündürür. Mesela hangi yazar, hangi eseri, hangi yayınevi ile satılıyor? Hangi eserler ne zaman, kimler tarafından niçin okunuyor? Hangi eserler hangi alanlarda kullanılıyor ve biz hangilerini nasıl kullanabiliriz? Bu soruların cevapları verilmiyor. Ben genel bir cevap vereyim: Edebiyat gündemden hiç düşmeyecektir fakat en lezzetli mahsullerin tadına varabilmek için klasikler ve ustalar tercih edilmeli, onların yanı sıra atıştırmalık olarak da farklı şeylere bakılmalı. Eğer doyum varsa onlar da ana menüye girebilir. Sorunun aslına dönecek olursak edebiyat malzemesi dil olan bir sanattır ve dil de canlı bir ögedir. Dil nasıl zamana ayak uydurup yaşamaya devam ediyorsa edebiyat da aynısını devam ettirmektedir.
Yaşamadığınız bir duyguyu yazabilir misiniz? Böylesi bir metni okuyucunuñ doğalmış gibi hissetmesini nasıl sağlardınız?
Evet, yaşamadığım bir duyguyu yazabilirim. Her şeyi yaşayacak kadar uzun bir ömrümüz yok. Yazmak ve yaşamak tecrübeleri dinleyerek daha da kolay olabilir. Hiç yaşamadığımız bir olayı yazarken bu konuyla ilgili okumalar yapmak, araştırmak ya da bunu yaşayanlara kulak vermek önemlidir. Böylece empati kurulup yaşantının içinde kendimizi bulabiliriz. Bir ölüm anını düşünelim; bu acıyı yazarken birini kaybetmek zorunda değiliz fakat çevremize bakıp iyi bir gözlem yapabiliriz. Bir şeyi yaşamamış olsak da betimlemelerle, kullandığımız kelimelerin çağrıştırdığı diğer anlamlarla ve olaya dâhil ettiğimiz unsurlarla yaşanmışlık hissi verebiliriz.
Öykü ya da şiirlerinizde kendinizden söz éttiğiniz oluyor mu?
Elbette. Her ne kadar kurmaca eserler üretiyor olsak da az ya da çok bizden izler vardır. “Aşık olup mu yazdın, gerçekten böyle bir ölüme mi şahit oldun, bunu mu yaşadın?” gibi sorular çok gelir. Yazdığımız her şey yaşanmış değildir. Duyduklarımızla empati kurarak da yazabiliriz, yaşamış gibi hissedip hissettirebiliriz. Fakat yazılar bizden bağımsız kendi kendine var olmuş şeyler de değildir. Mesela İlk Döküm’de öğretmenlikle ilgili şiirlerin hepsi kendimle ilgilidir. Önce öğrenci oluşumu, hangi sıralardan geçtiğimi ve şu an öğrencilerimle birlikte oluşumu anlatırım. Şu an bir dergide seri hâlinde öykü yazıyorum. Öyküyü Halil İbrahim adlı bir kahramanın ağzından anlatıyorum. Halil İbrahim’in yaşadığı şeylerin tamamı olmasa da büyük bir çoğunluğu benim hayatıma benzer. Bana göre yazar ya da şair toplumun bir parçasıdır ve toplumda ne yaşıyorsa onu eserine alır. Bunu yaparken de anılarına, tecrübelerine yer verir. Öykü türünde bunu daha rahat fark edebiliriz. Benim de ara ara kendimi anlattığım olmuştur.
Yazdıklarıñızı ilk kime okutuyorsunuz? Niçin?
Yazdıklarımı ilk anneme okurum ya da okuturum. Çünkü beni yetiştiren, yazmaya teşvik eden odur. Bana güzel gelen her zaman iyi olmak zorunda değil; bütün içtenliği ile eleştirir, yol gösterir. Yanlış anlaşılacak bir şey varsa “Acaba bunu değiştirsen mi?” der. Bazen de kardeşime okuturum. İyi bir okur olduğu ve bilgisine güvendiğim için eleştirileri değerlidir. Bu yazıyı da okuyacaklarını biliyorum. Bu sebeple her daim destekledikleri için, yanımda oldukları için kendilerine çok teşekkür ederim.
Kurgusunu beğenmediğiniz bir çalışmayı okuduğunuzda ne hissediyorsunuz? “Ben olsam böyle yazardım.” dédiğiniz bir eser var mı?
Kurgusunu beğenmediğim bir eseri okurken çok zorlanırım, bağlanamam. Bazen kahramanların yerine kendimizi koyar ve bir sinema filminin içindeymişiz gibi hisseder, kahramanın yaşadığı her şeyi yaşarız ya; işte kurgusu oturmamış eserlerde bu olmaz. Kahramana yaklaşmak isteriz, onunla yaşamak isteriz ama bir türlü olmaz. Eğer o kitabı bitirmek bir görev değilse, mecbur değilsek usulca vedalaşıp kapağını kapatıp ondan uzaklaşırız. Şunlar değişseydi, ben şöyle yazardım diyebileceğim bir kitap şu an aklıma gelmiyor.
Kitabevlerine ne sıklıkla gidersiniz? Kitap alırken nelere dikkat édersiniz? Okuyucularınıza önereceğiniz ilk kitap ne olurdu?
Her ay gittiğimi söyleyemem. Yılda birkaç kez gidiyorumdur. Genelde daha pratik olduğu için internet alışverişini ya da daha uygun fiyatlı olmasından ötürü sahaflara gidip alışveriş yapmayı tercih ediyorum. Alacak durumum yoksa ya da sadece okumak için ihtiyaç duyduğum bir kitapsa halk kütüphanelerine daha sık uğruyorum. Okurlarımıza da sahaflara gitmelerini ve kütüphane yolunu unutmamalarını tavsiye ederim.
Kitap alırken nelere dikkat ederim? Yazar ve yayınevi çok önemli. Aynı yazarın birçok yayınevinden çıkmış kitapları var fakat kaliteleri aynı değil. Sadeleştirilmiş olmamasına dikkat ediyorum. Sadeleştirilmiş kitaplar lezzetinden arındırılmış, sadece tokluk vermesi amacıyla yenilmiş yemekler gibi. Hatta öyle ki besin değerleri bile olmayan, karbonhidrat yüklemesi yapılmış gıdalar gibi. Romanın özetini okumak, yazarın yazdığı romanı okumanın tadını asla vermez. Sonra da kitap beğenmez, yazar eleştiririz. Önce seçici olalım, aslını okuyalım, sonra eleştiririz. Bir de ilkokuldan beri dilimize pelesenk olmuş bir söz var: Korsana hayır! Her eser biriciktir, bir annesi vardır. O eserleri okumak istemek çok doğal fakat bunu telif haklarına uygun bir şekilde yapmalı, yazarın emeğine saygı göstermeliyiz.
Okurlarımızın okumuş olma ihtimali yüksek olan bir kitabı tekrar etmek zorunda kalacağım: Cengiz Aytmatov’un “Gün Olur Asra Bedel” kitabı kesinlikle okunmalı. Ayrıca biraz bize dönmek, biraz bizi tanımak için Fakir Baykurt’un “Kaplumbağalar” adlı kitabını okusunlar. Hayalleri peşinde koşan, idealleri olanlar ve her şeye rağmen mücadelesini devam ettirenlere bir yoldaş olarak Halide Edip Adıvar’ın “Çalıkuşu” adlı kitabını; teknoloji çağı gibi bir çağda kâğıtlar peşinde koşup bürokrasi kapılarında ayakkabı eskiterek yorulanlar için de beterin se beteri var dercesine Aziz Nesin’in “Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz” adlı kitabını önereceğim.
Kalem mi, klavye mi? Hangisiyle yazılmalı?
İlk yazılarımı hep kalemle yazıyordum. Kalemin duyguları daha samimi bir şekilde aktardığını düşünürdüm. Özellikle mesleğim ve tez dönemimden sonra elim klavyeye daha çok alıştı. Şu sıralar zamanı daha verimli kullanmak ve yazdıklarımı birkaç alanda daha kolay depolama fırsatı sunması açısından klavye ile bilgisayar ortamında yazıyorum. Fakat ilk düşüncem tamamen değişmiş değil. Çünkü klavye ile yazmak bana çok yapay geliyor. Yine de kalbimin yakın olduğu, daha samimi bulduğu, sırdaş gördüğü kalemdir.
Okurlarınıza son sözüñüz ne olurdu?
Şimdilerde elimizden telefonlar, tabletler düşmüyor. Sosyal medya almış başını gidiyor. Böyle bir curcuna içinde kitaplarınıza daha sıkı sarılın. Size zarar vermeyen, sizin zamanınızı çalmayan, size istediğiniz şeyleri öğreten, düşündüren hatta eğlendiren dostlarınızın sayfalarına dokunmayı, onlarla yüz yüze gelip sohbet etmeyi ihmal etmeyin. Bir rafa konulduktan sonra orada öylece unutulan kitaplarınızın kalpleri kırık; onları ve biz yazarları sizsiz bırakmayın. Bir de okurken, eleştiri yaparken ister istemez “Ben şöyle yazardım, böyle yapardım, keşke böyle olsaydı.” dedikleriniz çoktur. Okuyun, okumayı ve eleştirmeyi asla bırakmayın. Bunları yaparken bir de içinizden yazmak geliyorsa, bir şeyler karalıyor ve eleştirdiğiniz açıkların çözümleri sizdeyse sizi de yazarlar arasında görmek isterim. Özellikle de yayınevinden ziyade bir aile ortamı sağlayan, her türlü imkânı yazarına tanıyan Kutlu Yayınevi ile çalışmaya davet ederim.
Kategori : Genel - Etiketler : - Tarih : 05 Mart 2026
