Yazarla okurlar arasında köprü kuran aylık edebiyat dergisidir.

Yazar Önder Özkaran İle Yazarlık Üzerine Söyleşi

Niçin yazıyorsunuz? Yazmak sizin için bir uğraş mı, yoksa bir gereksinim mi?
Bir şair için buna yazmak denmez kanaatindeyim. Her ne kadar okuyucu metne dökülmüş cümleler dizisi görse de şair, şiiriyle yazmaktan ziyade konuşur aslında. Hiçbir şiir yazılmamıştır ki şairinin duygusunu, düşüncesini, anılarını yansıtmamış olsun. Bu sebeple benim için şiir ne uğraşımdır ne de gereksinimdir. Şiir benim için havadır, sudur, ekmektir; hayatın ta kendisidir.

İlk yazdığınız anı anımsıyor musunuz; nasıl başladınız?
15 ya da 16 yaşlarımda, yatılı okuduğum dönemde tanıştım şiirle. Bu tanışma, kendimi idrakten sonra; sevginin sözlük anlamını bulmamdan önce olmuştur. Ders notlarının arasına iliştirdiğim anlamsız cümlelerle başladı her şey. Kafiyelerin kelimeleri kovaladığı bir dönemdi. Sonrasında, şiirlerin arasında kendine yer bulmaya çalışan ders notlarımla devam etmiştir bu hengâme.

Kitabınıza ilk imza attığıñız anda neler hissettiniz? Bir okur imzalamanız için size kitabınızı uzattığında aklınızdan géçen ilk düşünce ne olmuştu?
Şimdiye değin hiçbir kitabımı kimse için imzalamadım. Başta bu cümle bencil ve kibirli bir cümle gibi görünse de başka bir anlamla söyleyecek olursam; hiç kimse kitabımı imzalamam için bana uzatmamıştır.

Şimdiye dek kitap fuarına gittiniz mi? Binaya ilk girişinizden standları gezişinize dek yaşadığınız duyguları tarif edebilir misiniz?
Evet, birkaç fuara ayak izimi bırakmışımdır. Bu anımsamayla aklımda kalan; bir yazarın dallarını okuyucuya uzatması ve okuyucunun da bu ağacın meyvesinden istifade etmesini çağrıştıran bir manzaradır. Ağaç, vazifesini yapmanın huzuruyla asude; meyvesinden istifade eden ise mesut ve bahtiyar olmuş gibi sevinçli bir tasvir çizmişti aklımda.

Kitap fuarının okuma kültürümüze katkısı var mı? Son yıllarda her ilde düzenlenmeye başladı, bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Bir kitap alıyorsunuz. Kitapta yaşanmışlıklar, ayrılıklar, sevinçler, hüzünler ve özlemler var. Hikâyeler, şiirler dile gelmiş, kâğıda dökülmüştür. Alıp okuyorsunuz; ağlıyorsunuz. Belki gülüyorsunuz, belki de dalıp çocukluğunuzu düşlüyorsunuz. Bütün bunların yanında sizi etkileyen bu kitabın yazarını sadece kapaktaki ismiyle tanıyorsunuz. Yüzünü görmek, elini sıkmak, göz göze gelmek, yazarken ve okurken hissettiklerinizden bahsetmek neden kötü olsun? Bu atmosferin hem yazarın motivasyonuna hem de okuyucunun okuma arzusuna olumlu bir etkisi olduğunu söyleyebilirim.

Yazarken neler yapıyorsunuz? Kendinize has bir yönteminiz var mı?
Hikâye yazarı, roman yazarı gibi değildir şiir yazan insanlar. Şairin kendine has bir yönteminden ziyade, şiirin kendine has bir yöntemi vardır. Kendimden örnek vereyim: Gece demez, gündüz demez; yağmur demez, çamur demez. Bu adam aç mı tok mu demez. Bazen kara kara düşündürür, bazen ara ara süründürür. Ama hiçbir şey istediğim gibi gitmez şiirde; onun istediği yöne doğru gider. Bu nedenledir ki şiir yazmak niyetiyle kalemi elime aldığım günlerde yazdıklarımı yırtıp atmışımdır. O duyguyu yaşamadan, hissetmeden yazılmıyor şiir. Bu yüzden şiir yazan insanlar kendini yaşayamıyor maalesef; yazdıklarını yaşıyorlar.

Kendinize örnek aldığınız yerli veya yabancı bir yazar var mı? Etkilendiğiniz, üslubunu beğenip yola çıktığınız…
Elbette ki var fakat o iyi insanlar güzel atlara binip gittiler. Necip Fazıl ustalığı, Orhan Veli rahatlığı, Özdemir Asaf farkındalığı kalmadı çoğu şiirde. 1920’li yıllardan 2000’li yıllara kadar yaşamış çoğu şairin şiirini okur ve beğenirim. Günümüzün yazarları yanlış anlamasınlar beni lütfen; bu düşünce tamamen ruhumun yaşıyla alakalı. Mesela ne zaman Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın “Ağır Hasta” şiirini okusam duygulanırım. Bir ağırlık çöker; sanki o yatakta yatan çocuk benmişim gibi gözüm değnekten atımı aramaya koyulur. Annemi başucumda ağlar görürüm şiirde.

Edebiyatın günümüzdeki değeri üzerine ne düşünüyorsunuz? Çağımızın koşulları içindekilerini nasıl değerlendirirsiniz?
Her ne kadar gençlerle aramızda kuşak farklılığı olsa da ve bu farklılığın çemberi bir hayli geniş olsa da ben hâlâ ümitvar düşünüyorum. Fastfood seven de var, yaprak sarması seven de. Ahmed Arif’in Hasretinden Prangalar Eskittim kitabını okuyan da var, Shakespeare’in Romeo ve Juliet’ini de. İnsan olarak ortak değerimiz duygudur. Her insan sever, özler, korkar ve âşık olur. Önemli olan bu duyguları utanılacak şeyler gibi göstermekten ziyade, yaradılışımızın bir gerçeği gibi görmek ve hislerimizi karşı tarafa aksettirmek hüneridir. İşte tam bu noktada yazara düşen şey; okutmak, sevdirmek ve iyiye dair ne varsa hepsini ruhlara nakşettirebilmektir. Gençlerimize bu duyguyu aşılayamazsak bunun sorumluluğu bizde olacaktır.
(Ustada kalırsa bu öksüz yapı, onu sürdürmeyen çırak utansın.)

Yaşamadığınız bir duyguyu yazabilir misiniz? Böylesi bir metni okuyucunun doğalmış gibi hissetmesini nasıl sağlardınız?
Nasıl ki bir yapının ayakta kalmasını sağlayan şey temeli ise, şiirin temeli de duygudur. Yazdığım her kelimenin taşıdığı yükü bilir, bu yükü kendi sırtıma almadan şiirime yüklemem. Doğallığın kaynağı ise samimiyettir. Köyümle ilgili bir şiir yazarken içsel dünyamda kara lastik ayakkabımı giyer öyle yazarım. Samanlık kokusu almadan, sönmüş sobaya kömür atmadan o şiiri yazamam. Zaten elimde viski şişesi, ağzımda vernikli bir pipo tüterken köyümle ilgili yazmam da beklenmez diye düşünüyorum.

Öykü ya da şiirlerinizde kendinizden söz ettiğiniz oluyor mu?
Elbette. Şiirlerimde ne kadar kötü karakter varsa, aslında hepsinde kendimden bahsetmişimdir.

Yazdıklarınızı ilk kime okutuyorsunuz? Niçin?
İyi kötü bir şeyler karaladığım kadar şiir okuma konusunda son derece kabiliyet yoksunu olduğumu söylemem gerek. Dünyanın en güzel şiirini bir de benim yorumumla dinleyen olsa, eminim ki şiirden soğurdu. Yazmak başka bir istidat, okumak başka bir kabiliyettir. Bu nedenledir ki ne kendi şiirimi ne de başka bir şairin şiirini yorumlamaya çalışarak şiir celladı olmaya yeltenmedim. Mesele böyle olmasaydı hiçbir bestekâr kendi bestesini başkasına yorumlatmaz, kendi yorumlardı.

Kurgusunu beğenmediğiniz bir çalışmayı okuduğunuzda ne hissediyorsunuz? “Ben olsam böyle yazardım.” dediğiniz bir eser var mı?
Özellikle şiir konusunda söylenen “evrensel” olduğu söylemine katılmakla beraber, aynı zamanda şiirin kişisel olduğunu da düşünüyorum. Okuyucu bir şiir okuduğunda onu kendi iç dünyasında eler, duygu hamurunda yoğurur ve gönül fırınında pişirir. Ekmeğin tadı her damakta aynı değildir. Bu sizin iç dünyanızla alakalı bir betimlemedir. Yaşınız, algınız ve duygu yoğunluğunuz bu ekmeğe tat veren payelerdir. Aynı şeyler şair için de geçerlidir. Bazen şairin ne söylemek istediği yıllar sonra anlaşılır. Her şiirin hususiyeti nedeniyle hiçbir şiir için “Ben olsaydım böyle yazardım” diyemem.

Kitabevlerine ne sıklıkla gidersiniz? Kitap alırken nelere dikkat edersiniz? Okuyucularınıza önereceğiniz ilk kitap ne olurdu?
Çalışma yoğunluğum nedeniyle çok fazla kitabevlerine gidemiyorum. Bu çalışma temposu ne yazık ki insanları işyerleri ve evleri arasına hapsediyor. Hafta sonları sınırlı bir zaman diliminde başka alternatifleri değerlendirmek istiyorsunuz ne yazık ki. Tavsiye kitap için önerim; sübliminal bir mesaj vererek ikinci kitabım olan “Sesiz Vedalar” kitabını okumalarıdır.

Kalem mi, klavye mi? Hangisiyle yazılmalı?
Altıncı soruya yaptığım yoruma paralel olarak anlatmak istediğim şey; zamanın, mekânın ve yazmayı muktedir kılan hissiyatın sizin kontrolünüzde olmadığıdır. Hal böyle olunca o an neyiniz varsa kullanıyorsunuz: kalem, klavye, telefon, tablet… Hatta çivi ile tahtaya yazmışlığım ve o tahtayla günümü geçirmiş olduğum da olmuştur. Geçmişte insanların neden kayaya bir şeyler kazımaya çalıştığını şimdi anlıyorum. Şaka bir yana; neyle yazdığınız, nereye ve nasıl yazdığınız değil, ne yazdığınız önemlidir.

Okurlarınıza son sözünüz ne olurdu?
Okusunlar diyeceğim ama bunu bırakalım da şiir söylesin.

Okumak,
Bilmediğin denizlerde bir yelkensiz gemi
Ne zaman hava patlar, ne zaman durulur
Dalgalar aşar mı boyunu bilemezsin ki
Hiç beklemediğin bir anda seni karaya vurur

Okumak,
Uyumak gibi gecede, başını yastığa koyup
Arşınlamak tüm sokaklarını tanımadığın
Yağmurunda ıslanmak, güneşinde yanmak
Savrulmak gibi rüzgârında rüyaların

Okumak,
Sevmek kadar değerli, aşk kadar esrarlı
Yüreğindeki cevheri çıkarmak mümkünse
Her saat, her dakika durmadan okumalı
Eğer yaşamak bir fidanı büyütmekse
Okumak su olmalı.

Kategori : Genel - Etiketler : - Tarih : 10 Mart 2026

Yorum Yaz
Ad Soyad :
E-mail :
Yorum :

Kutlu Yayınevi | göksel sözcükleriñ yayıncısı

2012'den bugüne hayallerinizi gérçekleştirirken yanınızdayız.