Yazarla okurlar arasında köprü kuran aylık edebiyat dergisidir.

Yazar Aleyna Yıldırım İle Yazarlık Üzerine Söyleşi

Niçin yazıyorsunuz? Yazmak sizin için bir uğraş mı, yoksa bir gereksinim mi?
Yazmak benim için her şeyden önce bir öğrenme hatta dünyaya, kendime dair yeni bir şeyler keşfetmenin en dürüst yolu. İçimde biriken o yoğun duygularımı ifade edebilmenin, onları somut birer gerçekliğe dönüştürmenin tek yolu kağıtla kalem arasındaki o bağdır. Bunu ise uğraş ya da sıradan bir gereksinim olarak görmüyorum bu tamamen bir ihtiyaç. Tıpkı nefes almak veya susadığında suya uzanmak gibi… Kimileri günlük tutarak içini döker, kimileri sadece anlatır. Biz yazarlar ise hem anlatıyor hem de o sessiz çığlıkları dinliyoruz. Yazmak bana çevremdeki insanların hayatlarına, onların hikâyelerine ve hiç bilmediğim dünyalara dokunmamı sağlıyor. Bu etkileşim, bakışlarımı daha net, iyimserliğimi daha belirgin kılıyor. Eğer bana yazmanın tanımını sorarsanız yazmak, sadece kelimeleri kağıda aktarmak değil, hayatı ve insanı anlamaktır.

İlk yazdığınız anı anımsıyor musunuz; nasıl başladınız?
O anı hatırlıyorum. Takvimler 16 Aralık 2021’i gösteriyordu. Yazmaya başlamak benim için uzun bir yolculuğun değil, anlık ve keskin bir kararın sonucuydu. Okuma alışkanlığı kazandığım o günlerde kendime bir söz vermiştim; “Bir gün benim de bir kitabım olacak ve ben bunu başaracağım.”
Bu sözün peşinden giderek sonraki dört yılımı GEÇMİŞ adlı kitabıma adadım. Daha sonra günümüze kadar Kül ve Su’yu başarıyla tamamladım. Bu süreç ayrıca bana kim olduğumu ve nereden geldiğimi de hatırlattı. O dört yıl boyunca kağıtla kurduğum her temas, bana sabrı ve ayrıntıların gücünü öğretiyordu. İyi ki o kararı almışım ve iyi ki bu yoldayım.

Kitabınıza ilk imza attığınız anda neler hissettiniz? Bir okur imzalamanız için size kitabınızı uzattığında aklınızdan geçen ilk düşünce ne olmuştu?
İnsan kendine inanmaya başladığında imkansız görünen her şeyin nasıl gerçekliğe dönüştüğüne bizzat tecrübe ediniyor. Benim kalemimden dökülen ilk imzam ablama nasip oldu. O gün kitabımı uzatırken içimden geçen tek bir cümle olmuştu; “Bundan çok daha fazlasını başarabilirim.” Öyle de oldu. Neler başardığımı sorarsanız insanların kalplerine giden o ince yolu buldum. Her yeni imzada, yüzümde tebessüm oluşturacak yepyeni hayatlara kapı açtım. Onları dinledim, bakışlarındaki o saklı hikâyeleri anlamaya çalıştım. Karşılığında ise kocaman bir aile, saf bir sevgi ve iyilik kazandım. Hepimiz aynı dünyada, aynı gökyüzünün altında yaşıyoruz belki ama her birimizin hikâyesi tıpkı parmak izlerimiz gibi farklı ve özel. Ben insanın işte bu dokunulabilir yönünü seviyorum. O imza anı benim için sadece bir isim yazmak değil, bir başkasının dünyasına kalıcı bir selam bırakmak gibi oldu.

Şimdiye dek kitap fuarına gittiniz mi? Binaya ilk girişinizden stantları gezişinize dek yaşadığınız duyguları tarif edebilir misiniz?
Evet, İstanbul Kitap Fuarı’na katılma imkânım oldu ve o günün heyecanı hâlâ taptazedir. Hayatımda ilk kez böyle bir şeyin parçası oluyordum ve dürüst olmak gerekirse o kapıdan girmeden hemen önce nasıl bir tepki vereceğimi, ne hissedeceğimi tam olarak kestiremiyordum. Ancak o kapıdan içeri adımımı attığım an, tüm belirsizlikler yerine tarifsiz bir huzura bıraktı.
İnsanın yıllarını verdiği, gecesini gündüzüne kattığı emeğinin değer kazandığını görmesi ve o emeğin sizi alıp bir imza koltuğuna, okurlarınızın tam karşısına taşıması tarif edilemez bir duygu. O koltukta otururken hem kendimle gurur duydum hem de hayallerimin bu kadar gerçek, bu kadar dokunulabilir olmasına bir kez daha şaşırdım. Emeklerimin beni taşıdığı o nokta, başarabileceğime olan inancımı artırdı. Bugün burada sizlerle bu röportajı yapabiliyor olmam bile o gün kapıdan girdiğimde hissettiğim o büyük değişimimimle aynı.

Kitap fuarlarının okuma kültürümüze katkısı var mı? Son yıllarda her ilde düzenlenmeye başladı, bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Elbette var. Günümüz çağında okuma alışkanlıklarının ne yazık ki zayıfladığını bilsem de, ben bu konuda olumlu kalmayı tercih ediyorum. Her kitap, içinde keşfedilmeyi bekleyen bir hazine saklar ve bilirsiniz ki hazineler paylaşıldıkça değerlenir. Bu hazineleri korumalı ve her birine, her sayfasına bir şans vermeliyiz.
Fuarların her ilde düzenlenmeye başlaması gerek yazarlar gerek okurlar ve kitap dünyasını yeni keşfedenler için muazzam bir buluşma imkânı tanıyor. Bunu, edebiyatla ve birbirimizle “yeniden tanışmak” gibi görüyorum. Sadece okumak veya bilgi edinmek için değil, aynı duygu etrafında bir arada olmak, omuz omuza durabilmek için bu tür etkinliklerin dünya çapında çoğalmasından da yanayım ayrıca. Çünkü kitaplar bizi sadece hikâyeler için değil, birbirimizle de bağlayan en güçlü köprülerdir.

Yazarken neler yapıyorsunuz? Kendinize has bir yönteminiz var mı?
Ben yazarken aslında sadece dinliyorum. Kendimi, etrafımdaki dünyayı ve doğanın o kendine has sessizliğini… Belirli bir yöntemim ya da “ilham gelsin” diye beklediğim bir an yok. Aksine, duygularımı tamamen serbest bırakıyorum. Yazmak benim için her satıra, her sayfaya kendimden somut birer parça adamak demek ve bu adanmışlıktan büyük bir zevk almamdır. Tek yaptığım, o anki sessizliğin içinde kendimi dinlemek. Fakat bu, sadece “içimden geldiği gibi” gelişigüzel bir yöntemim değil tam olarak “nasıl ve ne hissettiğimle” ilgili derin bir yüzleşme. Bir karakterin omuzlarındaki ağırlığı ya da bir bakıştaki ifadeyi yazarken, aslında kendi hislerimin fiziksel karşılığını arıyorum. Benim yöntemim duygularımı kelimelerin arasından birer birer geçirmek ve onları en dürüst haliyle sayfaya aktarmaktır.

Kendinize örnek aldığınız yerli veya yabancı bir yazar var mı? Etkilendiğiniz, üslubunu beğenip yola çıktığınız…
Hiç tereddüt etmeden Sir Arthur Conan Doyle derim. Onu sadece bir polisiye ustası olduğu için değil; bakmak ile görmek arasındaki o keskin ve hayati farkı her satırında gözler önüne serebildiği için örnek alıyorum. Kendi hikâyelerimi kurgularken paranın veya geçici gücün peşinden gitmek yerine, hayatın içindeki o küçük izlerin peşine düşüyorum.
“En büyük zenginlik ailedir. Para gelip geçici, lakin aile ve duyulan her sevgi, ruhumuzda kalıcıdır.” diye geçer kitabımın bir köşesinde. Bu yüzden de kendimi Doyle’un bir öğrencisi gibi hissediyorum. çünkü o, insan ruhunun en kırılgan ve şefkatli yanlarını bulup çıkarmayı, en karmaşık gizemlerin bile ardındaki o insani özü göstermeyi başarmış bir yazar. Onun kalemiyle tanıştığım ve o dünyalara bir şans verdiğim için kendimi gerçekten şanslı hissediyorum. Onun gözlem gücü, benim iyimserliğimle birleştiğinde ortaya çıkan o yazma tutkusu, bugün yürüdüğüm bu yolun en güçlü kaynağıdır.

Edebiyatın günümüzdeki değeri üzerine ne düşünüyorsunuz? Çağımızın koşulları içindeki yerini nasıl değerlendirirsiniz?
Günümüz dünyası, her şeyin hızla tüketildiği, her anın dijital bir gürültüye dönüştüğü bir çağın içinde. İnsanlar artık bakıyor ama görmüyor, duyuyor ama dinlemiyor. İşte tam bu noktada edebiyat çağımızın en hayati sığınağı haline geliyor. Edebiyat, bu baş döndürücü hızın ortasında bize “dur” diyen, bizi o gürültüden çekip çıkaran ve ruhumuzu dinlendiren bir yolculuktur. Çağımızın koşulları bizi sürekli bir yerlere yetişmeye, hep “yeni” olanın peşinden koşmaya zorlasa da edebiyat bizlere “eski” ama eskimeyen değerleri hatırlatıyor. Bir kitabın sayfaları arasına girmek, o dijital ekranların soğukluğundan kaçıp insanın en çıplak ve en sıcak haline yani kendi özüne dönmesidir. Benim için edebiyatın günümüzdeki değeri, insanın “insan kalma” mücadelesidir.

Yaşamadığınız bir duyguyu yazabilir misiniz? Böylesi bir metni okuyucunun doğalmış gibi hissetmesini nasıl sağlardınız?
Bana göre bir yazar, hissetmediği ve ruhunda bir karşılığını bulmadığı bir duyguyu kaleme alamaz; alsa bile o metin eksik kalır, nefes almaz. Bir duygunun okura doğal gelmesi için, o hissin yazarın parmak uçlarından kağıda sızması gerekir. Ben, hissettiğim kadar hissettirmeyi, bizzat yaşadığım veya anladığım anları yaşatmayı seviyorum. Bir okuyucunun o metni “gerçek” kabul etmesi için yalnızca kelimelere değil, o anın fiziksel ağırlığına da ihtiyacı vardır. Bir karakterin yaşadığı korkuyu anlatırken o korkunun boğazında yarattığı kuruluğu veya ellerinin nasıl titrediğini bilmezsem okura o anı hissettiremem. Bu yüzden yaşamadığım bir duyguyu yazmayı tercih etmem.

Öykü ya da şiirlerinizde kendinizden söz ettiğiniz oluyor mu?
Metinlerimde doğrudan kendimden, kendi ismimden veya hayat hikâyemden söz etme. Defalarca kendimi anlatmayı denediğim oldu ama her seferinde o satırlardan vazgeçtim. Benim için doğru olan, yazarı bir figür olarak öne çıkarmak değil duygularımı, fikirlerimi ve hayal gücümü karakterlerin ruhuna üflemektir.
Kendi sesimi doğrudan duyurmak yerine bir karakterin omuzlarının çöküşünde, bir başkasının umut dolu bakışlarında seviyorum. Okur benim kim olduğumu değil, o satırlarda kendi hissettiklerinin karşılığını bulmalı. Bu yüzden kendimi anlatmak yerine, kendimden birer parça adadığım o dünyaları anlatmayı tercih ediyorum.

Yazdıklarınızı ilk kime okutuyorsunuz? Niçin?
Dürüst olmak gerekirse yazdıklarımı bitene kadar kimseye okutmam. Metinlerimle baş başa kalmayı, o dünyayı tamamen kendi içimde yaşatmayı tercih ediyorum. Bazen öyle anlar geliyor ki kelimeler akmıyor aylarca tek bir cümle dahi kuramadığım, tıkandığım zamanlar oluyor. Bu dönemlerde çözümü yine edebiyatta veya sinemada arıyorum. Kitap okumak, nitelikli film ve diziler izlemek zihnimi yeniden harekete geçiriyor. Benim için en kıymetli olan şey karakterlerin davranışları, diyalogları ve o sahnelerin gerçeklik algısıdır. Bir karakterin sadece ne söylediği değil o sözü söylerken nasıl bir vücut dili sergilediği metnin ruhunu belirler. Sanırım okuyucularımdan sıkça aldığım “çok gerçekçi” yorumlarının sırrı da buradan gelmekte.

Kurgusunu beğenmediğiniz bir çalışmayı okuduğunuzda ne hissediyorsunuz? “Ben olsam böyle yazardım.” dediğiniz bir eser var mı?
Bir kitabı okurken benim için en önemli kriterler kalemin akıcılığı, kurulan atmosfer ve kitabın kapağını kapattığımda ruhumda bıraktığı o somut histir. Eğer kurgu beni içine çekmiyorsa, o dünyada zorla kalmaya çalışmam kitabı orada bırakırım. Okuduğum pek çok eserde, “Ben olsam burayı böyle kurgulardım” dediğim anlar elbette oluyor. Ancak bu düşünceye kapıldığımda hemen durup vazgeçiyorum. Çünkü her hikâyenin, yazarının içinden doğan kendine has bir kaderi vardır ve ne yaparsanız yapın, o hikâyenin sonunu değiştiremezsiniz. Benim gözümde değerini yitirmiş veya bana hitap etmeyen bir kitabı rafa kaldırmak yerine onu bir başkasına emanet etmeyi tercih ediyorum. Belki bana değmeyen satırlar, bir başkasının hayatında değer bulur, kapısını aralayabilir. Edebiyatın güzelliği de burada. Birinde sönen ışık, bir başkasında yeniden parlayabilir.

Kitabevlerine ne sıklıkla gidersiniz? Kitap alırken nelere dikkat edersiniz? Okuyucularınıza önereceğiniz ilk kitap ne olurdu?
Büyük kitabevlerinden ziyade, sokakta o sessiz köşelerinde yer alan ufak çaplı kitapçılara uğramayı seviyorum. Bir kitabı seçerken benim için ilk temas önce sayfalara dokunmak olur. O kağıdın dokusunu parmak uçlarımda hissederim. Ve mutlaka kokusunu içime çekerim. Kitap koklamayı, o mürekkep ve kağıdın birleşiminden doğan kokuyu çok seviyorum. Okuyucularıma tek bir kitap ismi vermek yerine şunu söyleyebilirim; Eğer bir kitap, rafta duruyor ve sizi gerçek anlamda kendisine çağırıyorsa, onu mutlaka alın ve okuyun. Her kitap kendisine şans veren kişiye özel yeni bir kapı açar. Siz o satırlara sabırla yaklaştıkça kitabınız da size hayatı ve kendinizi öğretmeye başlar. Benim için en doğru kitap, okurunu kendi seçen kitaptır.

Kalem mi, klavye mi? Hangisiyle yazılmalı?
Aslında her ikisiyle de yazılabilir bu tamamen yazarın kendi iç dünyası ve yaratım süreciyle ilgili bir tercih meselesidir. Ben kendi yolculuğuma kurşun kalemle başladım. Kalemin ucunun beyaz kağıda her değişi o kağıdın dokusu ve kalemin yaydığı o has koku, zihnimdeki fikirleri somut birer gerçekliğe dönüştürüyor. Kurşun kalemle yazmak, bir nevi “yolunu bulma” çalışmasıdır. Önce o kağıt üzerinde çabalayacak, izler bırakacak, sonra deneyecek ve en sonunda eseri tamamlayacaksınız.
Klavye hız kazandırabilir ama kalem, düşüncelere ağırlık ve derinlik katar.

Okurlarınıza son sözünüz ne olurdu?
Seçtiğiniz yoldan, karşınıza ne çıkarsa çıksın asla dönmeyin. Herkes düşer, herkes sarsılır asıl mesele o tozun toprağın içinden yeniden kalkıp devam edebilmekte gizlidir. Hayat karşınıza her an her zaman yeni zorluklar çıkarabilir. Ancak önemli olan o zorluklarla nasıl baş edeceğinizi düşünmekten ziyade, o zorlu yolun sizi hangi güzelliğe götüreceğini hayal edebilmektir. Bunu çok sevdiğim bir sinema örneğiyle somutlaştırmak isterim. Croodlar filmini hatırlayın. Karakterlerin sığındığı o eski mağara bir anda yıkılıyordu. Oysa o mağarada ne çok anıları, ne kadar büyük bir alışkanlıkları vardı. Fakat o yıkım gerçekleştikten sonra ne gördüler? Mağaranın o karanlık duvarlarının arkasında aslında nefes kesici, devasa ve aydınlık bir manzara gizliymiş. İşte hayat da böyledir. Bazen güvenli alanlarımızın yıkılması, aslında daha büyük bir ışığa kavuşmamız içindir. Bu yüzden asla vazgeçmeyin. Zorluklar her zaman olacak, siz sadece bakış açınızı değiştirin ve bu muazzam hayatın keyfini çıkarın.

Kategori : Genel - Etiketler : - Tarih : 17 Nisan 2026

Yorum Yaz
Ad Soyad :
E-mail :
Yorum :

Kutlu Yayınevi | göksel sözcükleriñ yayıncısı

2012'den bugüne hayallerinizi gérçekleştirirken yanınızdayız.