
Niçin yazıyorsunuz? Yazmak sizin için bir uğraş mı, yoksa bir gereksinim mi?
Yazmayı bir ‘uğraş’ olarak tanımlamak, sanıyorum ki bu disiplinin ruhuna ve yaratım sürecinin kutsallığına haksızlık olur. Benim için yazmak, teknik bir faaliyetten ziyade hayati bir gereksinimdir. Bu süreç, sadece bir kurgu oluşturmak değil, aynı zamanda kendi iç bilinmeyenime yaptığım derin ve bitmek bilmeyen bir yolculuktur. Yazma eylemi aracılığıyla kendi iç dünyamdaki katmanları keşfederken, bu dönüşümü toplumsal ve evrensel temalarla harmanlıyorum. Tıkandığım anlar kuşkusuz oluyor; ancak bu tıkanıklıklar bile o içsel arayışın, keşfedilmeyi bekleyen yeni bir bilginin habercisidir. Dolayısıyla yazmak, benim için dünyayı anlamlandırma ve bir yazar olarak profesyonel kimliğimi bu arayış üzerine inşa etme biçimidir.
İlk yazdığınız anı anımsıyor musunuz; nasıl başladınız?
İlk yazdığım ‘an’dan ziyade, yazın yolculuğumun kırılma noktasını oluşturan o kolektif anları hatırlıyorum. Lise yıllarımda, henüz 14-15 yaşlarında bir öğrenciyken şiirin büyüsüne kapılmıştım. Hiç unutamadığım bir hatıram vardır: Kendi yazdığım bir şiiri edebiyat dersimizde okumak istemiştim ancak o yaştaki bir çocuğun kaleminden çıkanların yaratacağı önyargıdan çekinerek, şiirimi, şuan ismini açıklamayı doğru bulmadığım usta bir şaire aitmiş gibi sundum. Şiiri okumayı sonlandırdığımda öğretmenimin gösterdiği o içten takdir hala zihnimdedir. Şiirin aslında bana ait olduğunu itiraf ettiğimde ise o beğeninin yerini bir anda şaşkınlığa ve ‘bu yaştaki bir çocuk bunu nasıl yazabilir?’ sorusunun getirdiği o şüpheci bakışlara bıraktığını gördüm. Bu deneyim benim için hayati bir ders oldu. Motivasyonumun kırılması beklenen o an, aksine benim en büyük itici gücüm haline geldi. O gün anladım ki edebiyat; sadece kelimelerden ibaret değildir, bir varoluşu kabul ettirme mücadelesidir. O yaştan itibaren, önyargıları yıkacak bir disiplinle yazmaya daha büyük bir tutkuyla yöneldim.
Kitabınıza ilk imza attığıñız anda neler hissettiniz? Bir okur imzalamanız için size kitabınızı uzattığında aklınızdan géçen ilk düşünce ne olmuştu?
Kitabımı ilk imzaladığım gün, zihnimde yankılanan temel düşünce; ‘yazdıklarımın artık somut bir karşılığı olduğu’ hissiydi. Bir yazar için eserinin fiziksel bir nesneye dönüşmesi, o kağıt ve mürekkep kokusunu içine çekmesi şüphesiz eşsiz bir hatıra. Ancak zaman geçtikçe, bu heyecanın yerini daha derin bir muhakemeye bıraktığını fark ettim. Yazmak için o anki heyecandan çok daha köklü ve anlamlı sebepler olduğunu anladım.
Bir okurun kitabınızı imzalamanız için size uzattığı o an, aslında eserinizin sizden kopup bir başkasının dünyasına dahil olduğu andır. Bu durum beni edebiyatın temel tartışmalarından biri olan ‘Sanat sanat için midir, yoksa toplum için midir?’ sorusu üzerine yeniden düşünmeye sevk etti. Bugün geldiğim noktada, ilk imza anındaki o naif ve yoğun heyecanı tebessümle hatırlıyorum; fakat artık imzayı sadece bir başarı sembolü olarak değil, okurla aramda kurulan entelektüel ve kültürel bir köprünün mühürü olarak görüyorum. Yazın yolculuğumdaki bu evrim, beni kişisel tatminden ziyade, edebiyatın kalıcılığına ve evrensel etkisine odaklanmaya yöneltti.
Şimdiye dek kitap fuarına gittiniz mi? Binaya ilk girişinizden standları gezişinize dek yaşadığınız duyguları tarif edebilir misiniz?
Kitap fuarlarını benim için iki farklı boyutta yaşanacak bir deneyim olarak tanımlayabilirim. Bir okur olarak o kapılardan girdiğimde hissettiğim ilk duygu, her zaman ‘ait olduğum yerdeyim’ huzuru olmuştur. Ancak yazar kimliğimle fuar merkezine adım attığımda, mekan aynı olsa da ruhsal iklimim tamamen değişiyor. Artık salt iyi bir gözlemci değil, bunun yanı sıra o muazzam entelektüel üretimin bir paydaşı, o kolektif emeğin aktif bir öznesi olduğumu hissediyorum. Bu durum bana bambaşka bir heyecan ve sorumluluk yüklüyor.
Bu hissi yalnızca devasa fuar alanlarında değil, eski bir sahafın tozlu rafları arasında da aynı yoğunlukla yaşıyorum. Kitapların kokusu, sayfaların arasındaki o yaşanmışlık duygusu benim için zamansız bir heyecan kaynağıdır. Uluslararası kitap fuarlarına katılım sağlamak, farklı dillerden ve kültürlerden gelen binlerce eserin arasında kendi sesini duyurma çabası, bir yazarın profesyonel yolculuğundaki en öğretici duraklardan biridir.
Kitap fuarınıñ okuma kültürümüze katkısı var mı? Soñ yıllarda her ilde düzenlenmeye başladı, bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Kitap fuarlarının okuma kültürümüze olan katkısı tartışmasız çok büyüktür. Bu tür organizasyonları, toplumun genelinde okuma isteğini uyandıran ve bu sürece bir coşku katan ‘edebiyat festivalleri’ olarak görüyorum. Fuarın o büyülü atmosferi, henüz kitaplarla derin bir bağ kurmamış bireylere bile o heyecanı aşılayabilecek bir güce sahip. Öte yandan, uluslararası düzeyde düzenlenen bu etkinlikler, ülkemizin kültürel prestijini dünya sahnesinde sergilemesi bakımından paha biçilemez bir değere sahip.
Bir yazar için fuarın en öğretici ve geliştirici yönü, okurla doğrudan kurulan o şeffaf iletişimdir. Bu platformlarda sadece sizi takdir eden okurlarla değil, eserlerinize eleştirel yaklaşan, sizi sorgulayan ve yeni perspektifler sunan okurlarla da bir araya geliyorsunuz. Yazın dünyasının gelişimi için bu tür yüzleşmeler hayati önem taşır. Yazarın okurla, okurun yazarla kurduğu bu eş zamanlı ve canlı etkileşim, edebiyatın sadece raflarda kalan bir metin değil, yaşayan ve nefes alan bir organizma olduğunun en büyük kanıtıdır.
Yazarken neler yapıyorsunuz? Kendinize has bir yöntemiñiz var mı?
Yazım sürecimin temel taşını derin bir sessizlik oluştursa da, yazmanın bazen mekan ve zamandan bağımsız, durdurulamaz bir gereksinim olduğuna inanıyorum. Öyle anlar geliyor ki, çok gürültülü bir ortamda dahi zihnimdeki o akışı kağıda dökme dürtüsü, en derin sessizlikte elde edebileceğim verimin çok daha ötesine geçebiliyor. Ancak genel tercihim ve ruhsal olarak en çok beslendiğim zaman dilimi; gecenin sonu ile sabahın ilk ışıkları arasındaki o eşsiz vakittir.
Dünyanın sessizliğe büründüğü o saatlerde bir şeyler üretiyor olmanın verdiği huzur ve motivasyon benim için çok kıymetlidir. Elbette profesyonel yaşamın getirdiği dinamikler ve eş zamanlı yürüttüğüm farklı sorumluluklar, her zaman bu ideal zaman dilimine sadık kalmama izin vermeyebiliyor. Bu noktada gerçek bir yazarın, günün her anını bir fırsata dönüştürebilecek disipline sahip olması gerektiğini düşünüyorum. Benim için yazmak; sessizliğin içinde kendi sesimi bulmak, ancak gerektiğinde hayatın olağan akışı ve gürültüsü ortasında bile o içsel sığınakta üretime devam edebilme becerisidir.
Kendinize örnek aldığınız yérli veya yabancı bir yazar var mı? Étkilendiğiniz, üslubunu beğenip yola çıktığınız…
Edebi kimliğimin inşasında, kendi topraklarımın destansı sesiyle dünya edebiyatının evrensel sorgulamalarını birleştirmeyi esas aldım. Bu noktada Yaşar Kemal, benim için sadece bir yerli yazar değil; dili bir doğa gücüne dönüştüren, insanlık onurunu ve hakikati evrensel bir boyutta anlatan tartışmasız bir ekoldür. Onun anlatısındaki o sarsılmaz derinlik ve insanın doğayla olan kadim bağını ele alış biçimi, kalemimin her zaman en büyük ilham kaynağı ve pusulası olmuştur.
Yabancı edebi eser üretenleri düşündüğümde ise, özellikle çağdaş anlatım teknikleri ve entelektüel çözümlemeler açısından Julian Barnes’ın bende ayrı bir yeri var. Barnes’ın modern insanın iç dünyasındaki kırılmaları, zamanın ve hafızanın değişkenliğini büyük bir ustalıkla işlemesi, yazım yolculuğumda ufkumu genişleten bir diğer duraktır. Biri toprağın ve insanın bin yıllık sesini, diğeri modern zihnin labirentlerini temsil eden bu iki dev ismin sentezi; benim yazınsal dilimdeki dengeyi oluşturuyor. Bir yazarın, Yaşar Kemal’in o gür ve sarsılmaz anlatımıyla Barnes’ın analitik derinliğini harmanlayabildiği ölçüde çağını aşan bir değer üretebileceğine inanıyorum.
Edebiyatıñ günümüzdeki değeri üzerine ne düşünüyorsunuz? Çağımızıñ koşulları içindeki yérini nasıl değerlerdirirsiniz?
İçinde bulunduğumuz çağı bir ‘hız ve acele çağı’ olarak tanımlamak mümkün. Yaşamın her alanında ivme kazanan bu sürati, aslında insanın kendi doğasına ve derinliğine karşı en büyük düşmanı olarak görüyorum. Bu kontrolsüz hız, maalesef edebiyatı ve derinlikli düşünme pratiğini ciddi bir riskle karşı karşıya bırakıyor. Bugün bu tehlikenin farkında olan bir kesim olsa da, inanıyorum ki zaman içerisinde tüm insanlık bu hız sarmalının ruhsal bir boşluk yarattığını idrak edecektir.
Tarih boyunca üretilmiş dev eserlerin, bugünün baş döndürücü karmaşasında bile hala bir sığınak olarak aranıyor olması, edebiyatın zamansız gücünün en somut kanıtıdır. Her sürecin bir doygunluk noktası vardır; hızın artık katlanılamaz, yüzeyselliğin ise insan ruhunu doyuramaz hale geldiği o sınır çizgisine yaklaşıyoruz. İnsanlık, bu hızdan yorulup kaçınılmaz bir yorgunluk hissettiğinde, yeniden ‘kendi içine’, yani edebiyatın sunduğu o hakiki ve sakin limana dönecektir. Dijitalleşme bir araç olarak kalsa da, bu kaostan çıkış biletimiz yine edebiyat olacaktır. İnsanlık onuru, derinliği ve anlamı arama dürtüsüyle, edebiyata hak ettiği o sarsılmaz değeri mutlaka yeniden teslim edecektir.
Yaşamadığınız bir duyguyu yazabilir misiniz? Böylesi bir metni okuyucunuñ doğalmış gibi hissetmesini nasıl sağlardınız?
Kendi deneyimlemediğim bir duyguyu kaleme almak, benim için yazın yolculuğumun en heyecan verici meydan okumalarından biridir. Bir yazarın, sadece kendi biyografisine hapsolması, edebiyatın evrensel ve sınırsız doğasına aykırıdır. Bu noktada en büyük gücümün ve temel motivasyonumun empati yeteneği olduğuna inanıyorum. Elbette bir yazar, günlük hayatın içinde ‘sıradan’ bir insandır; ancak zihinsel süreçlerinde ve olayları ele alış biçiminde bu sıradanlığın dışına çıkmak zorundadır.
Ben yazarı, başkalarının tecrübelerinden, acılarından ve hatta hatalarından dersler çıkarabilen, bu gözlemleri kendi iç dünyasında yeniden inşa eden bir ‘fikir işçisi’ olarak tanımlıyorum. Okurun bir duyguyu doğal hissetmesini sağlamanın yolu, o duyguyu bizzat yaşamaktan değil, o duygunun insan ruhunda bıraktığı izi doğru analiz edebilmekten geçer. Empati yeteneğini en üst seviyede tutan bir yazar, başkalarının hayat hikayelerini kendi zihinsel laboratuvarında işleyerek, okura en az yaşanmışlık kadar sahici ve sarsıcı bir deneyim sunabilir. Edebiyat, tam da bu ‘başkası olabilme’ becerisi sayesinde insanlığı ortak bir paydada buluşturabilmektedir.
Öykü ya da şiirlerinizde kendinizden söz éttiğiniz oluyor mu?
Bu soruya dair yaklaşımım, ‘gerçek’ ile ‘hakikat’ arasındaki o kadim ve sarsılmaz farkta gizlidir. Eğer dışarıdan bakan bir gözle, yani sadece görünen gerçeklik üzerinden değerlendirecek olursak; eserlerimde doğrudan kendimden, biyografimden veya günlük yaşantımdan söz ettiğimi söyleyemem. Hatta bu konuda kurgu ile aramda net bir mesafe olduğunu savunabilirim. Ancak meselenin ‘hakikat’ boyutuna indiğimizde tablo tamamen değişir.
Hakikatte ise, kalemimden dökülen her satırın, her imgenin ve her karakterin içinde benden bir parça, bir ruh sızıntısı mutlaka mevcuttur. Yazar, ne kadar gizlenmeye çalışırsa çalışsın, kendi hakikatini metnin dokusuna ilmek ilmek işler. Dolayısıyla, görünürde Barış Özbek’ten bahsetmiyor gibi dursam da, hakikatte anlattığım pek çok duygu, felsefi sancı ve insani duruş aslında bizzat kendi iç dünyamın yansımalarıdır. Edebiyat benim için biraz da görünen gerçekten, toz ve tortudan ziyade onun arkasındaki o asıl hakikati, yani yazarın özünü okura ulaştırma sanatıdır.
Yazdıklarıñızı ilk kime okutuyorsunuz? Niçin?
Yazma sürecim bittiğinde metnin bir başkasına emanet edilmesi, benim için üç aşamalı ve sabır isteyen bir yolculuktur. İlk olarak metni nadasa bırakırım; kendi yazdıklarıma bir yabancı gibi bakabilmeyi, en sert eleştirmeni yine kendim olmayı beklerim. Bu içsel mesafe, metnin kendi ayakları üzerinde durup durmadığını anlamam için şarttır.
İkinci aşamada, kalemine ve edebi sezgilerine güvendiğim, yazın dünyasının mutfağından gelen dostlarımın kapısını çalarım. Onların bir yazar gözüyle yapacağı yapıcı dokunuşlar, anlatıdaki tıkanıklıkları aşmamda bana rehberlik eder. Son aşamada ise, sadece iyi bir okur olan ve dürüstlüğüne inandığım yakınlarımın görüşlerine başvururum. Bu üç aşamalı süzgeçten geçen bir metin; hem yazarın titizliğini, hem mutfağın ustalığını, hem de okurun kalbini taşıyorsa benim için ‘tamamlanmış’ demektir.
Kurgusunu beğenmediğiniz bir çalışmayı okuduğunuzda ne hissediyorsunuz? “Ben olsam böyle yazardım.” dédiğiniz bir eser var mı?
Kurgusunu zayıf bulduğum bir eserle karşılaştığımda hissettiğim şey bir üstünlük duygusu değil, aksine kaçırılmış bir fırsatın yarattığı üzüntüdür. İyi bir fikir, kötü bir kurguyla harcandığında zihnim otomatik olarak o hikayeyi yeniden inşa etmeye başlar. Karakterlerin neden o şekilde davranmadığını, olay örgüsünün nerede sarktığını bir okurdan ziyade bir ‘kurgu işçisi’ gözüyle analiz ederim.
Ancak, ‘Ben olsam böyle yazardım’ dediğim bir eser yoktur. Çünkü her yazarın dünyası kendine hastır ve o dünyayı onun gibi inşa etmek mümkün değildir. Ben sadece kendi dünyamda, yeterli bulmadığım duyguyu veya kurgusal eksikliği bir ders olarak cebime koyar ve kendi eserlerimde görece aynı hataya düşmemek için bir rehber olarak kullanırım. Başka birinin hikayesine müdahale etmek yerine, o hikayeden aldığım ilhamla kendi özgün yolumu çizmeyi daha samimi buluyorum.
Kitabevlerine ne sıklıkla gidersiniz? Kitap alırken nelere dikkat édersiniz? Okuyucularınıza önereceğiniz ilk kitap ne olurdu?
Kitabevlerine, bu yaşayan atmosferin bir parçası olmak adına olabildiğince sık gitmeye gayret ederim. Kitap seçim sürecim aslında bir ön hazırlıkla başlar; dijital medyada yeni çıkan eserleri, merak uyandıran içerikleri ve okur geri bildirimlerini takip eder, o merakın peşinden bizzat kitabevine giderim. Ancak bu, sadece planlı hareket ettiğim anlamına gelmez; bazen bir rafın önünde, daha önce hiç tanışmadığım bir kitabın sessiz davetine de icabet ederim.
Seçim kriterlerime gelince; kalemine ve üslubuna aşina olduğum yazarlar benim için tartışmaya kapalıdır, onları doğrudan kütüphaneme eklerim. Hiç tanımadığım bir yazarla karşılaştığımda ise, bir yazar refleksiyle kitabın herhangi bir sayfasını açıp o birkaç sayfalık dil işçiliğine göz gezdiririm. Yazarın üslubuyla kurduğum o anlık bağ ve kitabın tanıtım yazısı, karar verme sürecimde belirleyici olur. Eğer bir okura önereceğim ilk kitabı sorsalardı; insanın iç dünyasındaki o mahrem ve derin yalnızlığı en yalın ama en sarsıcı haliyle anlatan Sabahattin Ali’nin ‘Kürk Mantolu Madonna’ eserini tereddüt etmeden önerirdim.
Kalem mi, klavye mi? Hangisiyle yazılmalı?
Bu soruya cevabım kesinlikle kalemdir. Elbette bu benim kişisel ve yaratım sürecime dair görece bir tercihimdir. Yazın dünyasında klavyeyi, teknolojinin hızını ve imkanlarını tercih eden pek çok değerli meslektaşım var ve onların bu yöntemlerine kesinlikle büyük saygı duyuyorum. Her yazarın kendi hikayesine ulaşma yolu farklıdır.
Ancak benim dünyamda yazma eylemi, kalemle kağıdın o kadim buluşmasıyla hayat bulan bir sanattır. Klavye ve ekranın soğukluğu, zihin ile kağıt arasına dijital bir mesafe koyarken; kalemin kağıt üzerindeki sesi ve elin o fiziksel teması, düşüncelerimin en saf haliyle dışarı süzülmesini sağlar. Kağıda yazmak, her cümleyi içselleştirerek ilerlememi sağlayan bir süreçtir. Sayfa üzerindeki o canlı karalamalar, eserin ruhunun ilk şekillendiği yerdir. Bu yüzden, diğer tüm yöntemlere duyduğum saygıyla birlikte, kendi kurgularımı kalemin rehberliğinde kağıda emanet etmeyi tercih ediyorum.
Okurlarınıza son sözüñüz ne olurdu?
Kelimelerin gücüne ve kendi iç sesinizin derinliğine her zaman güvenmenizi isterim. Hayatın karmaşası içinde bazen kendi hakikatinizi duymakta zorlanabilirsiniz; ancak unutmayın ki edebiyat, size o hakikati hatırlatacak en güvenli limandır.
Okuduğunuz her satırda sadece bir hikâye değil, kendinizden de bir parça bulmanızı dilerim. Çünkü bir kitap, yazarının kalemiyle başlar ama okurun hayal gücüyle tamamlanır. Kendi iç dünyanızdaki o tenha koridorlarda yürümekten ve kelimelerin rehberliğinde yeni dünyalar keşfetmekten asla vazgeçmemenizi umuyorum.
Kelimelerin ışığı üzerinizden eksik olmasın.
Kategori : Genel - Etiketler : - Tarih : 17 Nisan 2026
