Yazarla okurlar arasında köprü kuran aylık edebiyat dergisidir.

Yazar Mehmetali Eyidoğan İle Yazarlık Üzerine Söyleşi

Niçin yazıyorsunuz? Yazmak sizin için bir uğraş mı, yoksa bir gereksinim mi?
Yazmaya başladığımda bunu bir “uğraş” olarak görüyordum; insanın kendini ifade etmek için seçtiği yollardan biri gibi. Zamanla anladım ki yazmak benim için bundan daha fazlası. Yazı, dünyayla kurduğum ilişkinin bir biçimi haline geldi. İçimde biriken soruların, gözlemlerin ve bazen de adını koyamadığım duyguların kendine bir yol bulması gibi.
Yazarken aslında hem dünyayı hem de kendimi anlamaya çalışıyorum. Hayatın akışı içinde çoğu şey fark edilmeden geçip gidiyor; yazı ise o anları durdurup yeniden düşünmeye imkân veriyor. Bu yönüyle yazmak, yaşadığımız zamana tanıklık etmenin de bir yolu.
Bu yüzden yazmak benim için yalnızca bir meşguliyet değil, bir ihtiyaç. Çünkü bazı düşünceler ve duygular, ancak yazıya dönüşünce gerçek yerini buluyor.

İlk yazdığınız anı anımsıyor musunuz; nasıl başladınız?
İlk yazmaya başladığım dönem ortaokul yıllarıma denk geliyor. O zamanlar yazmak benim için daha çok içimden geçenleri kâğıda dökme biçimiydi. Okuduklarımdan etkilendiğim, duyduğum ya da düşündüğüm şeyleri küçük notlar, kısa metinler halinde yazıyordum. Bunun bilinçli bir “yazarlık” düşüncesinden çok, kendimi ifade etmenin doğal bir yolu olduğunu söyleyebilirim.
Zamanla yazı benim için daha anlamlı bir yere oturdu. Okudukça, düşündükçe ve yazdıkça bunun sadece bir alışkanlık değil, aynı zamanda dünyayı ve insanı anlamaya çalıştığım bir alan olduğunu fark ettim.
Yazıyla kurduğum bu ilişki yıllar içinde olgunlaştı ve zamanla yazma sürecimi daha bilinçli ve düzenli bir şekilde sürdürmeye başladım. Bir anlamda yazmak ortaokul yıllarında başlayan bir yolculuktu; fakat bu yolculuğu daha görünür ve ciddi bir biçimde sahiplenmem yıllar sonra gerçekleşti.

Kitabınıza ilk imzayı attığınız anda neler hissettiniz? Bir okur imzalamanız için size kitabınızı uzattığında aklınızdan geçen ilk düşünce ne olmuştu?
Kitabıma ilk imzayı attığım an benim için oldukça özel bir andı. Uzun bir emeğin, düşünmenin ve yazma sürecinin somut bir karşılığıyla karşı karşıya olduğumu hissettim. İnsan yazarken çoğu zaman yalnızdır; fakat o an, yazdıklarımın bir başkasının hayatına dokunabileceğini daha derinden fark ettim.
Bir okur kitabını imzalamam için uzattığında aklımdan geçen ilk düşünce ise aslında oldukça sade bir duyguydu: Yazdıklarımın bir karşılığı var. Birinin zaman ayırıp o kitabı eline alması, okuması ve imzalamak için bana uzatması büyük bir mutluluk ve aynı zamanda sorumluluk hissettirdi. Çünkü o an, yazının artık yalnızca bana ait olmadığını; okurla birlikte yeni bir anlam kazandığını düşündüm.

Şimdiye dek kitap fuarına gittiniz mi? Binaya ilk girişinizden standları gezişinize dek yaşadığınız duyguları tarif edebilir misiniz?
Evet, kitap fuarına gitmek her zaman benim için özel bir deneyim olmuştur. Binaya adım attığım anda hissettiğim ilk duygu merak ve heyecandı; etrafı saran kitap kokusu, rengârenk standlar ve farklı yayınevlerinin dünyaları insanı hemen içine çekiyor. Her standı gezerken, raflardaki kitaplara dokunurken ve yeni başlıkları keşfederken içimde hem hayranlık hem de keyif dolu bir yoğunluk oluşuyor.
Fuar, yalnızca kitapları görmekten ibaret değil; yazarlar, okurlar ve yayınevleri arasındaki görünmez bir bağın da kurulduğu bir yer gibi gelir bana. İnsanların kitaplara gösterdiği özen, heyecan ve merak, yazmanın ne kadar canlı bir deneyim olduğunu bir kez daha hatırlatır. Standları gezerken yaşadığım bu yoğun duygu, hem bir okur hem de bir yazar olarak kendimi besleyen bir enerjiye dönüşür.

Kitap fuarının okuma kültürümüze katkısı var mı? Son yıllarda her ilde düzenlenmeye başladı, bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Elbette, kitap fuarları okuma kültürünü güçlendiren ve kitapla buluşmayı teşvik eden önemli etkinliklerdir. İnsanlar, sadece kitap satın almak için değil, farklı yayınevlerini, yeni yazarları ve çeşitliliği görmek için bir araya geliyor. Bu buluşmalar, kitapla kurulan bağı güçlendiriyor ve okuma alışkanlığını teşvik ediyor.
Son yıllarda her ilde kitap fuarlarının düzenlenmeye başlaması ise oldukça olumlu bir gelişme. Çünkü okuma kültürüne erişim artık tek merkezlere bağlı değil; her şehirde insanlar kendi çevrelerinde kitapla buluşabiliyor. Bu da özellikle gençler ve çocuklar için kitapla tanışmanın, merak duygusunun ve sorgulamanın artmasına katkı sağlıyor. Kitap fuarları, kültürel bir etkinlikten öte, toplumsal bir alışkanlığın destekçisi hâline geliyor.

Yazarken neler yapıyorsunuz? Kendinize has bir yönteminiz var mı?
Yazarken belli bir rutinim var, ama her zaman katı kurallara bağlı kalmamaya özen gösteririm. Genellikle önce kafamda bir taslak oluştururum; karakterleri, ortamı ve hikâyenin temel akışını zihnimde dolaştırırım. Sonra bunu kâğıda ya da ekrana dökmeye başlarım. İlk taslak genellikle dağınık ve eksik olur, ama bu süreç benim için önemlidir: düşünceleri serbest bırakmak ve yazıya alışmak anlamına gelir.
Kendime has bir yöntem olarak yazarken ara sıra okur gibi geri dönüp okuma yaparım. Bu, hem akışı kontrol etmeme hem de cümlelerin doğal bir ritim kazanmasına yardımcı olur. Ayrıca bazen yazdığım metinleri bir süre bırakıp sonra tekrar okumak, yeni fikirler ve bakış açıları eklememi sağlar.
Kısacası, yöntemlerimde hem planlı hem de sezgisel bir denge var: Belirli bir yapı içinde yazarken, aynı zamanda yazının kendi yönünü bulmasına da izin veriyorum.

Kendinize örnek aldığınız yerli veya yabancı bir yazar var mı? Etkilendiğiniz, üslubunu beğenip yola çıktığınız…
Kendime örnek aldığım yazarlar arasında hem yerli hem de yabancı isimler var. Yerli yazarlardan özellikle Tuna Kiremitçi’den etkileniyorum; üslubu, hayatı ve insanı gözlemleyiş biçimi dikkatimi çekiyor. Onun anlatımındaki samimiyet ve karakter derinliği, kendi yazımda da önem verdiğim unsurlar arasında.
Yabancı yazarlardan ise özellikle Jeff Lindsay’in eserleri ilgimi çekiyor. Mizahı ve gerilimi bir arada kullanma biçimi, hikâyeyi sürükleyici kılma tarzı benim için yol gösterici oluyor. Onların yazım tarzlarını incelemek, kendi üslubumu oluştururken hem teknik hem de bakış açısı açısından çok şey katıyor.

Edebiyatın günümüzdeki değeri üzerine ne düşünüyorsunuz? Çağımızın koşulları içindeki yerini nasıl değerlendirirsiniz?
Günümüzde edebiyatın değeri, bence hâlâ çok büyük, ancak farklı bir biçimde ortaya çıkıyor. Teknolojinin ve dijital dünyanın etkisiyle bilgiye erişim kolaylaştı, iletişim hızlandı; bu durum edebiyatı daha rekabetçi bir ortamın içine soksa da, edebiyatın insanın iç dünyasını, hayal gücünü ve empati kapasitesini geliştirme işlevi değişmedi.
Çağımızın koşulları içinde edebiyat, bir anlamda insanın kendisiyle ve toplumu ile hesaplaşma alanı hâline geldi. Hızla tüketilen içeriklerin arasında edebiyat, durup düşünmeyi, sorgulamayı ve duyguları derinlemesine hissetmeyi mümkün kılıyor. Bu yüzden modern dünyada edebiyat, yalnızca estetik bir uğraş değil; aynı zamanda düşünsel ve duygusal bir ihtiyaç, bir rehber ve bir sığınak olarak değerini koruyor.

Yaşamadığınız bir duyguyu yazabilir misiniz? Böylesi bir metni okuyucunun doğalmış gibi hissetmesini nasıl sağlardınız?
Evet, yaşamadığım bir duyguyu yazmak mümkün; ama bunu inandırıcı kılmak, yazının niteliği açısından çok önemli. İnsanların hislerini gözlemlemek, davranışlarını anlamak ve empati kurmak burada devreye giriyor. Yaşamadığım bir duyguyu yazarken, önce onu kendi deneyimlerimle ilişkilendirmeye çalışırım: benzer bir duygu, bir durum ya da küçük bir his üzerinden o duyguyu “tahmin ederek” metne taşırım.
Böylesi bir metnin okuyucu tarafından doğal algılanmasını sağlamak için ise detaylara ve cümlelerin ritmine dikkat ederim. Duyguyu doğrudan adlandırmak yerine, karakterin davranışları, düşünceleri ve çevresindeki olaylarla hissettiklerini göstermek daha etkili olur. Okur, bu yolla karakterin hislerini kendi deneyimiyle tamamlar ve metin gerçekmiş gibi bir derinlik kazanır.

Öykü ya da şiirlerinizde kendinizden söz ettiğiniz oluyor mu?
Şiirlerimde, yaşadığım duyguları doğrudan dile getirdiğim oluyor. Onlar benim iç dünyamın bir yansıması gibi. Öte yandan romanlarımda ya da diğer öykülerimde kendimden söz etmiyorum; daha çok topluma yönelik ortak yaşantıları ve insan deneyimlerini ele alıyorum. Amacım, bireysel bir anlatıyı evrensel bir bağlama taşımak ve okurun kendi dünyasında karşılık bulabileceği bir alan yaratmak.

Yazdıklarınızı ilk kime okutuyorsunuz? Niçin?
Yazdıklarımı genellikle ilk olarak büyük oğlum Mehmet Salih’e okutuyorum. Onun fikirleri ve tepkileri benim için oldukça değerli; sanki yazdıklarımın nasıl algılandığını anlamamda bana rehberlik ediyor. Bazen basit bir cümleye takılıyor, bazen bir karakterin davranışıyla ilgili sorular soruyor ve ben onun yorumları sayesinde metni yeniden düşünme fırsatı buluyorum. Mehmet Salih’in gözünden gelen geri bildirim, yazdıklarımın hem akıcılığını hem de doğallığını sınamam için önemli bir rol oynuyor.

Kurgusunu beğenmediğiniz bir çalışmayı okuduğunuzda ne hissediyorsunuz? “Ben olsam böyle yazardım.” dediğiniz bir eser var mı?
Kurgusunu beğenmediğim bir çalışma okuduğumda öncelikle bir eleştiri duygusundan çok bir merak hissi oluşuyor içimde. “Neden böyle kurgulanmış?” sorusunu soruyorum kendime ve çoğu zaman o metnin eksiklerini veya güçlü yanlarını düşünmeye başlıyorum.
Bazen de aklımdan geçiyor: “Ben olsam bunu böyle yazardım.” Ancak bu, eseri küçümsemek değil; daha çok kendi üslubumu ve bakış açımı sınadığım bir iç muhasebe gibi. Böyle anlar, yazarlık yolculuğunda kendi tercihlerinizi ve yöntemlerinizi fark etmeniz için değerli oluyor.

Kitabevlerine ne sıklıkla gidersiniz? Kitap alırken nelere dikkat edersiniz? Okuyucularınıza önereceğiniz ilk kitap ne olurdu?
Kitabevlerine mümkün olduğunca sık gitmeye çalışırım; özellikle yeni çıkan eserleri görmek ve farklı yayınevlerinin kitaplarını incelemek benim için keyifli bir rutin. Kitap alırken öncelikle kitabın konusu ve anlatım tarzı ilgimi çekiyorsa incelerim, ayrıca yazarın üslubu ve kitabın içeriği hakkında edindiğim yorumlar da seçimimde etkili olur.
Okuyucularıma önereceğim ilk kitap, her zaman “insana dair” bir bakış açısı sunan eserlerden olurdu. İnsan duygularını, ilişkilerini ve yaşamın farklı yönlerini sorgulatan bir kitap, bence okumaya başlamak için en doğru tercih. Böyle bir kitap hem düşünmeye hem de kendi dünyamıza daha yakından bakmamıza yardımcı olur.

Kalem mi, klavye mi? Hangisiyle yazılmalı?
Bence bu, tamamen yazanın tarzına ve o anki ihtiyacına bağlı. Ben ikisini de kullanıyorum; bazen kalemle yazmak, düşünceleri daha yavaş ve derinlemesine tartmamı sağlıyor, cümleler daha organik bir şekilde akıyor. Öte yandan klavye ile yazmak, düşüncelerimi hızlıca aktarmama ve metni hemen düzenlemeye başlamama imkân veriyor.
Özetle, yazmanın yolu araçtan çok, o anki yaklaşım ve ruh hâlidir. Kalem de klavye de doğru şekilde kullanıldığında yazıyı besleyen birer araç oluyor.

Okurlarınıza son sözünüz ne olurdu?
Okurlarıma son söz olarak şunu söylemek isterim: “Okumaktan, sorgulamaktan ve hayal etmekten vazgeçmeyin. Her kitap, sizi hem kendinize hem de dünyaya biraz daha yaklaştıran bir yolculuktur. Kimi zaman gülecek, kimi zaman düşünecek, kimi zaman kendinizi bulacaksınız; her satırda kendinizden bir parça bulacak ve okudukça yazının bir parçası gibi hissedeceksiniz.”

Kategori : Genel - Etiketler : - Tarih : 24 Nisan 2026

Yorum Yaz
Ad Soyad :
E-mail :
Yorum :

Kutlu Yayınevi | göksel sözcükleriñ yayıncısı

2012'den bugüne hayallerinizi gérçekleştirirken yanınızdayız.