
Niçin yazıyorsunuz? Yazmak sizin için bir uğraş mı, yoksa bir gereksinim mi?
Yazmak benim için bir gereksinim. Hatta çoğu zaman nefes almakla eşdeğer. İçimde birikenleri susturmakla baş edemediğimde, kelimeler elimden tutar. Yazarken hem kendimi duyarım hem de kendime yaklaşırım. Uğraş gibi görünen tarafı sadece dışarıdan öyle ama aslında bu benim yaşama biçimim. Sessiz kaldığımda içimde yankılanan o sesleri susturmanın tek yolu yazmak… Bir nevi içimi arındırma ritüeli gibi.
İlk yazdığınız anı anımsıyor musunuz; nasıl başladınız?
Evet, çok net anımsıyorum. Aslında yazmaya başlamam planlı değildi. Bir gün içimde öyle büyük bir sıkışma hissettim ki, konuşarak anlatamadığım şeyi kâğıda dökmek istedim. Kalem elimdeydi, ama ne yazacağımı bilmiyordum. Sonra bir cümle döküldü, sonra bir diğeri… Farkına bile varmadan sayfalar dolmuştu. O an anladım ki, yazmak benimle konuşmanın en dürüst haliymiş. O günden beri yazmak, içimi dökmenin değil; kendimi anlamanın yolu oldu.
Kitabınıza ilk imza attığıñız anda neler hissettiniz? Bir okur imzalamanız için size kitabınızı uzattığında aklınızdan géçen ilk düşünce ne olmuştu?
O anı tarif etmek gerçekten zor… Sanki yıllardır içimde taşıdığım bir duygunun dışarı çıkmasına izin verilmiş gibiydi. O ilk imza sadece bir isim değil, bir hayalin mühürlenişiydi. Kalem elimde titredi, kalbim de aynı anda.
Bir okur kitabımı uzattığında ise aklımdan geçen ilk şey “Benim kelimelerim bir başkasının kalbine dokundu” oldu. Bu düşünce beni hem şaşırttı hem derinden duygulandırdı. Çünkü o kitabı yazarken aslında yalnızdım; ama o an anladım ki artık yalnız değildim. Her imzada, her tebessümde, her teşekkürde o bağın kurulduğunu hissettim kelimelerim benden çıkmış, bir başkasının hayatına sızmıştı.
Şimdiye dek kitap fuarına gittiniz mi? Binaya ilk girişinizden standları gezişinize dek yaşadığınız duyguları tarif edebilir misiniz?
Evet, gittim. Standları gezerken her yayınevinin, her yazarın, her kitabın ayrı bir ruhu olduğunu hissettim. İnsanlar ellerinde kitaplarla dolaşıyor, kimisi imza kuyruğunda bekliyor, kimisi sayfaların arasında kayboluyordu… O kalabalığın içinde hem çok küçük hem de çok ait hissediyordum kendimi.
Kendi kitabımı orada görmek, o atmosferin bir parçası olmak anlatılmaz bir gurur ve şükran duygusu yaratacak içimde.
Kitap fuarınıñ okuma kültürümüze katkısı var mı? Soñ yıllarda her ilde düzenlenmeye başladı, bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Kesinlikle var, hem de çok büyük bir katkısı olduğunu düşünüyorum. Kitap fuarları sadece kitapların satıldığı yerler değil, aynı zamanda bir kültür buluşması. İnsanların kitaplarla, yazarlarla ve fikirlerle bir araya geldiği canlı bir alan. Özellikle gençlerin o atmosferde dolaşırken kitaplara dokunması, yazarlarla tanışması, sohbet etmesi — okuma alışkanlığını güçlendiren en değerli deneyimlerden biri.
Son yıllarda her ilde düzenlenmeye başlaması da bence çok kıymetli bir gelişme. Çünkü artık kitap sadece büyük şehirlerin değil, her yerin konusu oldu. Küçük bir şehirdeki bir çocuğun, sevdiği yazarı canlı görebilmesi; bir kitabın sadece rafta değil, bir insanın kalbinde canlanabileceğini fark etmesi — bu çok özel bir şey.
Fuarlar, okuma kültürünü sadece “kitap almak” düzeyinde değil, “kitapla yaşamak” düzeyine taşıyor. O yüzden ben her yeni fuarı, ülkemizin kültürel hafızasına eklenen bir sayfa olarak görüyorum.
Yazarken neler yapıyorsunuz? Kendinize has bir yöntemiñiz var mı?
Yazarken kendi içime çekiliyorum diyebilirim. Dış dünyayla bağımı biraz keserim; müzik dinlerim, loş bir ışık isterim, sessizliği severim. Bazen bir fincan kahve eşlik eder, bazen sadece kalemimin sesi. Yazmak benim için bir ritüel gibi, aceleye gelmez.
Kendime has bir yöntemim de var aslında: önce his yazarım, sonra kelime. Yani önce duyguyu yakalamaya çalışırım, sonra o duygunun dilini ararım. Hikâyenin akışını planlamadan önce atmosferi hissederim — koku, ses, renk… Hepsi yazıya karışır.
Bazen bir cümleyle başlar her şey, bazen bir bakışla ya da bir sessizlikle. O an içimde ne yankılanıyorsa, onu yakalarım. Çünkü inanırım ki iyi yazı, duygunun tam kalbinden doğar. Geri kalanı sadece kelimelerin dansıdır.
Kendinize örnek aldığınız yérli veya yabancı bir yazar var mı? Étkilendiğiniz, üslubunu beğenip yola çıktığınız…
Evet, var elbette. Yazmaya başladığım ilk zamanlardan beri beni derinden etkileyen birkaç yazar oldu. Yerli olarak Oğuz ATAY’in duygulara dokunan sade ama çok güçlü dili beni hep büyülemiştir. Onun karakterlerinin iç dünyasındaki o kırılganlık, gerçekliğin içindeki şiirsellik bana ilham verir. Bir cümlesinde bile insanın bütün acısını, yalnızlığını, umudunu hissedebilirsiniz — ben de yazarken o samimiyetin peşinden gitmeye çalışırım.
Yabancı yazarlardan ise Virginia Woolf beni etkilemiştir. Woolf’un bilinç akışı tekniği, duygunun ve düşüncenin iç içe geçtiği o derin anlatım tarzı bana hep “yazı bir aynadır” dedirtir.
Edebiyatıñ günümüzdeki değeri üzerine ne düşünüyorsunuz? Çağımızıñ koşulları içindeki yérini nasıl değerlerdirirsiniz?
Edebiyatın değeri, bence çağ değişse de hiç azalmıyor — sadece biçim değiştiriyor. Eskiden insanlar hikâyeleri ateş başında dinlerdi, şimdi ekranlardan okuyoruz; ama öz aynı: insan kendini anlatma, anlama ve anılma ihtiyacı duyuyor. Edebiyat tam da bu ihtiyacın kalbinde yer alıyor.
Günümüzün hızlı, dijital ve biraz da yüzeysel dünyasında edebiyat, bir tür yavaşlama alanı oldu. Her şey anlık yaşanırken, edebiyat bizi durmaya, düşünmeye, hissetmeye zorluyor. Bu yüzden bence önemi daha da arttı. Çünkü insan duygusuna dokunabilen, zamanın ruhunu kelimelerle yakalayabilen tek şey hâlâ edebiyat.
Elbette çağın koşulları yazarı da dönüştürüyor. Artık yazar sadece yazan değil, aynı zamanda paylaşan, görünür olan, okuruyla etkileşime giren biri. Bu durum bazen yüzeyselliğe kayabiliyor ama öte yandan edebiyatı daha ulaşılabilir kılıyor.
Ben edebiyatı hâlâ insanlığın vicdanı olarak görüyorum. Teknoloji ne kadar ilerlerse ilerlesin, bir cümlenin kalbe dokunma gücü hiç eksilmeyecek. Edebiyat, çağların değişimine rağmen insan olmanın en saf yankısı olarak kalacak.
Yaşamadığınız bir duyguyu yazabilir misiniz? Böylesi bir metni okuyucunuñ doğalmış gibi hissetmesini nasıl sağlardınız?
Çok güzel bir soru bu çünkü yazarlığın tam kalbinde o var aslında. Ben yaşamadığım bir duyguyu yazabilirim ama önce onu anlamam gerekir. Empati, bir yazarın en güçlü kasıdır. Yaşamadığım bir duyguyu, yaşamış birinin gözünden görmeye çalışırım; bir yüz ifadesinden, bir cümledeki sesten, bazen de bir suskunluktan yola çıkarım. Çünkü her duygu, bir iz bırakır — önemli olan o izi yakalayabilmek.
Okurun o duyguyu “gerçekmiş gibi” hissetmesi içinse ben önce kendim inanmalıyım. Yazdığım sahnede o acıyı, sevinci ya da korkuyu ben içimde yaşamazsam, kelimeler onu taşıyamaz. Cümlelerin ritmini, nefesini, hatta sessizliğini bile o duygunun temposuna göre kurarım.
Kısacası, yaşamadığım duyguları yazarken onları “canlandırırım.” Gözlerimi kapatır, o anı zihnimde yaşarım. Ne kokar, ne duyar, nasıl sızlar… Bunu hissettiğimde, okurun da hissedeceğine inanırım. Çünkü samimiyet — yaşanmışlıktan değil, inanmışlıktan doğar.
Öykü ya da şiirlerinizde kendinizden söz éttiğiniz oluyor mu?
Evet, çoğu zaman aslında kendimden bahsediyorum — ama doğrudan değil. Benim yazdıklarımda “ben” genellikle bir karakterin, bir duygunun ya da bir suskunluğun içinde saklı olur. Her öykümde, her şiirimde bir parçam gizlidir; bazen bir cümlenin arasındaki nefeste, bazen de bir karakterin gözyaşında.
Ama hiçbir zaman birebir “ben” diye yazmam. Çünkü yazmak benim için itiraf değil, dönüşüm hâli. Yaşadıklarımı, hissettiklerimi alır; onları başka bir ruha, başka bir hikâyeye dönüştürürüm. O yüzden her metnimde ben varımdır ama okur bunu çoğu zaman fark etmez.
Bir anlamda, yazdıklarım benimle okur arasında kurulan gizli bir köprüdür. Ben anlatırken kendimi iyileştiririm, okur da okurken kendi parçasını bulur. Ve o an, artık hikâye sadece benim değil, bizim olur.
Yazdıklarıñızı ilk kime okutuyorsunuz? Niçin?
Yazdıklarımı ilk olarak ona Portuga dediğim kişiye okutuyorum. Çünkü o, sadece kelimelere değil, onların ardındaki duyguya da dikkat eder. Eleştirirken kırmadan, övmesi gerektiğinde abartmadan yapar bunu. Onun gözünden metinlerime bakmak bana da ayna tutar. Portuga benim için sadece bir “ilk okur” değil; yazdığım dünyanın nabzını ölçen biri. Ben bazen duygunun içinde kaybolurum, o ise dışarıdan sakin bir gözle bakar. O yüzden onun görüşü benim için çok değerlidir. Kısacası, Portuga’ya ilk okutma nedenim güven. Çünkü bilirim ki o metni yargılamak için değil, daha iyiye taşımak için okur. Mesela bu söyleşiyi de ilk okuyacak olan o 😊.
Kurgusunu beğenmediğiniz bir çalışmayı okuduğunuzda ne hissediyorsunuz? “Ben olsam böyle yazardım.” dédiğiniz bir eser var mı?
Kurgusunu beğenmediğim bir metni okuduğumda önce duraksıyorum; eleştirmek yerine anlamaya çalışırım. Çünkü her yazarın dünyası farklıdır ve her metin kendi iç mantığıyla var olur. Ama içimde mutlaka bir ses belirir: “Ben olsam böyle yazardım.” Bu, hem bir kıskançlık hem de bir öğrenme duygusudur.
Kitabevlerine ne sıklıkla gidersiniz? Kitap alırken nelere dikkat édersiniz? Okuyucularınıza önereceğiniz ilk kitap ne olurdu?
Kitabevlerine mümkün olduğunca sık gitmeye çalışırım; en azından ayda birkaç kez uğrarım. Orada dolaşmak, raflara bakmak, yeni çıkanları görmek benim için bir tür ritüel. Kitap almak ise aceleye gelmez; kitabın kapağı, başlığı ya da popülerliği değil, içimde bir kıvılcım uyandırıp uyandırmadığına bakarım. Bir sayfasını açar, cümleleri hissederim; “Bu kelimelerle zamanımı geçirmek istiyorum” diyorsam alırım.
Okuyucularıma önereceğim ilk kitap ise genellikle “okuma zevkini yeniden keşfetmelerini sağlayacak bir kitap” olurdu. Örneğin bir klasik ya da içe dokunan bir hikâye. Çünkü kitap okumak bir yolculuk; bazen önce merak uyandırmak, sonra derinlere çekmek gerekir. Önerimde, Sabahattin Ali – Kürk Mantolu Madonna
İnsanın yalnızlığı, aşkı ve iç dünyasını öyle bir anlatıyor ki, kelimeler ruhuna işliyor.
Kalem mi, klavye mi? Hangisiyle yazılmalı?
Benim için cevap net: ikisi de, ama farklı duygular için farklı araçlar var. Kalemle yazmak, yavaş ve içe dönük bir ritüel. Elin kâğıda değdiğinde kelimeler daha organik akar, düşünceler nefes alır. Kalemle yazarken zamanın akışını hissedersin; yanlış yazılan bir cümle bile bir anıyı, bir duyguyu saklar. Bu yüzden özellikle duygusal ve kişisel yazılarda kalemi tercih ederim.
Klavye ise hız ve akış demek. Fikirler bir anda fışkırdığında, düşünceler birbirine hızlıca bağlandığında klavye kurtarıcı olur. Düzenleme, metni tekrar gözden geçirme, uzun projelerde süreyi yönetme açısından çok pratiktir.
Okurlarınıza son sözüñüz ne olurdu?
“Kelimelerle yalnız değilsiniz. Her sayfada, her cümlede, kendi sessizliğinizde kaybolmuş bir parçanızı bulacaksınız. Yazdıklarım sadece benim değil; sizin de yüreğinizden geçenleri görmek için yazıldı. Okurken kendinizi kaybetmekten korkmayın, çünkü kaybolduğunuz yerde aslında kendinizi bulacaksınız.”
“Sevgiyle, cesaretle ve merakla okuyun her kelime bir kapıdır, açın ve içeriye adım atın.”
Kategori : Genel - Etiketler : - Tarih : 22 Ekim 2025
