Yazarla okurlar arasında köprü kuran aylık edebiyat dergisidir.

Yazar İslam Demirel ile Yazarlık Üzerine Söyleşi


Niçin yazıyorsunuz? Yazmak sizin için bir uğraş mı, yoksa bir gereksinim mi?

Yazmak, benim için bir zanaat olmaktan öte, bir nefes, bir uğraşın ötesinde ise bir gereksinimdir. Emaneti taşıyabilmek, adaleti bulabilmek ve vefayı canlı tutabilmek adına kaleme alırım. Cümlelerim; hakikat, haysiyet ve hizmet temelleri üzerine inşa edilir. Geçmişle bugün arasında köprü kurar, yarının vicdanına seslenirim.


İlk yazdığınız anı anımsıyor musunuz; nasıl başladınız?
Lise yıllarından bu yana yazıyorum, ancak yazdıklarımı düzenli bir şekilde bir araya getirme fırsatım olmadı. Tarihe olan ilgim ise eskiden beri çok büyük; zaten bir tarihçiyim. İlk kitabım da bu ilgi doğrultusunda tarih üzerine oldu. Çanakkale Savaşları’nı ve kahramanlarımızın hikayelerini kaleme aldım.


Kitabınıza ilk imza attığıñız anda neler hissettiniz? Bir okur imzalamanız için size kitabınızı uzattığında aklınızdan géçen ilk düşünce ne olmuştu?

İlk imzamı attığımda içimden, “Emaneti artık sahifelere değil, millete teslim ettim,” dedim. Bir okur kitabımı uzattığında ise aklıma gelen ilk düşünce şuydu: “Bu cümleler artık benden ayrıldı; onun hayatında bir anlam bulsun.”


Şimdiye dek kitap fuarına gittiniz mi? Binaya ilk girişinizden standları gezişinize dek yaşadığınız duyguları tarif edebilir misiniz?
Evet. Kapıdan içeri adım attığım anda kâğıt ve mürekkep kokusu bana ’emanet’ duygusunu hatırlattı. Koridorlarda yürürken, her standı bir okul gibi düşündüm: kimisi ilim, kimisi irfan, kimisi ise hatıra taşıyordu. İçimde huzurlu bir heyecan vardı—bugün kelimelerimizle okura ulaşacağımız ve sözümüzün arkasında duracağımız an.


Kitap fuarınıñ okuma kültürümüze katkısı var mı? Soñ yıllarda her ilde düzenlenmeye başladı, bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Kitap fuarları, okuma kültürünü canlandıran ve insanlar için bir buluşma noktası olarak büyük önem taşıyor. Genç nesillerin yazarlarla birebir iletişim kurmasını sağlıyor, yerel yayınevlerine görünürlük kazandırıyor ve merakı okumaya dönüştürüyor. Son yıllarda hemen her ilde düzenlenir hale gelmelerini çok değerli buluyorum; çünkü bu durum, hem erişimi kolaylaştırıyor hem okuma alışkanlığını yaygınlaştırıyor hem de kitabı gündelik hayatın merkezine yerleştiriyor.


Yazarken neler yapıyorsunuz? Kendinize has bir yöntemiñiz var mı?

Yazmaya başlamadan önce kısa bir sessizlikle zihnimi toparlayıp günün niyet cümlesini belirlerim: “Bugün şu soruya cevap vereceğim…” Daha sonra küçük bir kâğıda üç şey not alırım: tema, duygu, ana mesaj. Metnin ritmini oluşturmak için beş anahtar kelime seçerim ve bu kelimeler yazıya yön verir. İlk paragrafta iddiamı tek bir cümleyle ortaya koyarım; ardından üç temel sütun üzerine devam ederim: somut örnek veya veri, karşı görüşe kısa bir cevap ve son olarak kısa bir sentez. Her paragrafı bir sahne gibi ele alırım: ortamı tasvir eder, hareketi gösterir ve sonucu netleştiririm. Cümlelerimi çok uzun tutmam; uzun bir cümlenin ardından kısa ve vurgulu bir cümle ekleyerek denge sağlarım. Çalışmamı 25 dakikalık bloklar halinde planlar, her bloğun ardından 5 dakika ara veririm. Üç turun sonunda yazının ilk taslağı ortaya çıkar. Bu taslağı üç hızlı geçişle gözden geçiririm: anlam (gereksiz kısımları çıkarırım), akış (paragraflar arasında bağlantıyı sağlarım) ve dil (zayıf fiilleri güçlendiririm). Metni daima üç nokta ile kapatırım: “Ne söyledim? Neden önemli? Okur şimdi ne yapmalı?” Eğer gün sonunda iki sağlam paragraf ya da 600–900 kelimelik bir metin ortaya koyabilmişsem, çalışma masasından gönül rahatlığıyla ayrılırım.


Kendinize örnek aldığınız yérli veya yabancı bir yazar var mı? Étkilendiğiniz, üslubunu beğenip yola çıktığınız…

Yerli olarak üç isim bana yol gösterdi: Mehmet Âkif’in duruşu ve şahadet dili, Cemil Meriç’in fikir disiplini ve kavram açıklığı, Sezai Karakoç’un vakur üslubu ve diriliş düşüncesi. Onlardan ilham alırım; ancak her zaman sözlerimi kendi sesimle ifade ederim.


Edebiyatıñ günümüzdeki değeri üzerine ne düşünüyorsunuz? Çağımızıñ koşulları içindeki yérini nasıl değerlerdirirsiniz?
Edebiyat, günümüzde de insanın kalbini ve zihnini aynı anda kavrayan en samimi denge noktasıdır. Hız ve gürültünün hâkim olduğu çağda, bir cümle bizi yavaşlatır; anlamı derinleştirir, hafızayı canlı tutar ve vicdanı harekete geçirir. Teknoloji sürekli değişse de etkileyici bir metin, insana kendisini ve yaşadığı zamanı yorumlamayı sürdürüyor. İşte bu nedenle edebiyat, bugün insanlara yön gösterir ve yarına bir iz bırakır.


Yaşamadığınız bir duyguyu yazabilir misiniz? Böylesi bir metni okuyucunuñ doğalmış gibi hissetmesini nasıl sağlardınız?

Yaşamadığım bir duyguyu yazmam gerektiğinde önce gözlemler yapmaya yönelirim: o duyguyu deneyimlemiş biriyle konuşur, sadece basit notlar değil, detaylı bilgiler toplarım—beden dili, nefes alış verişi, ses tonu gibi. Sonrasında, kendi benzer bir deneyimimi bağlayıcı bir köprü olarak kullanırım; tam bir taklit değil, içsel bir yankı yaratmaya çalışırım. Sahneyi duyularla zenginleştiririm: koku, ışık, dokunuş gibi unsurlarla somut ayrıntılara odaklanırım, süslü metaforlar yerine daha güçlü gerçeklikten faydalanırım. Dilde dengeyi gözetir, aşırılıklardan kaçınırım; çünkü doğru işlenmiş bir ayrıntı, abartılı ve süslenmiş on cümleden çok daha etkili olabilir. Son aşamada ise metni yüksek sesle okurum: eğer kulağa doğal geliyorsa, okuyucuya da doğal gelecektir; aksi durumda düzeltme yaparım.


Öykü ya da şiirlerinizde kendinizden söz éttiğiniz oluyor mu?

Öykü yazabilirim belki, ama şiir yazmıyorum.


Yazdıklarıñızı ilk kime okutuyorsunuz? Niçin?

Önce kendime, yüksek sesle okuyorum. Çünkü bir metnin nefesi, hataları hemen ortaya çıkarır. Ardından iki kişiye danışıyorum: biri dili özenle inceleyen bir dost, diğeri ise metne sıradan bir okur gözüyle bakan genç bir okuyucu. İlki üslubu netleştirirken, ikincisi mesajın yerine ulaşıp ulaşmadığını anlamamı sağlar.


Kurgusunu beğenmediğiniz bir çalışmayı okuduğunuzda ne hissediyorsunuz? “Ben olsam böyle yazardım.” dédiğiniz bir eser var mı?

Beğenmediğim bir kurguda hissettiğim ilk şey genelde eksiklik hissidir; sahneler mevcut ama onları bir arada tutan bir sebep yoktur. Bu tür durumlarda “Ben olsam” diyerek işlerimi şu şekilde sıralarım: Karakterin amacı daha ilk sayfadan netleşir, her sahnede ufak da olsa bir çatışma bulunur ve gereksiz detaylar ayıklanır. Örnek vermek doğru olmayabilir ancak böyle bir sorunu şu şekilde çözebilirim: “Gece çöktü” gibi soyut bir ifadeden ziyade, “Sireni duydu; kapı koluna uzandığında anahtarın titrediğini fark etti” şeklinde somut bir ilerleme tercih ederim. Böylece eylem, sebep ve sonuç bir bütünlük oluşturur.


Kitabevlerine ne sıklıkla gidersiniz? Kitap alırken nelere dikkat édersiniz? Okuyucularınıza önereceğiniz ilk kitap ne olurdu?

Kitabevine ayda en az iki kez uğramaya özen gösteririm; özellikle yeni çıkanlar ve klasikler bölümünü mutlaka incelerim. Kitap seçerken ise dikkat ettiğim üç önemli kriter vardır: yazarın anlatmak istediği derinlikli mesaj, dilin akıcılığı ve berraklığı (birkaç sayfa okuyunca nasıl bir ritim yakalanıyor?), ayrıca kaynak güvenilirliği ve editör titizliği. Yeni başlayan okurlara ilk olarak Mehmet Âkif’in Safahat’ını öneririm; çünkü bu eser, hem kalbi hem aklı eğitir ve aynı zamanda bu toprakların ruhunu en net şekilde yansıtır.

Kalem mi, klavye mi? Hangisiyle yazılmalı?
Ben hem kalem hem klavye kullanırım.


Okurlarınıza son sözüñüz ne olurdu?

Okuruma son olarak şunu söylemek isterim: Doğruya adım atarken kalbini muhafaza et, zihnini açık tut. Kitabı kapattığında bir cümleyi yaşamına kat; gerisi zaten kendiliğinden yolunu bulur.

Kategori : Genel - Etiketler : - Tarih : 24 Ekim 2025

Yorum Yaz
Ad Soyad :
E-mail :
Yorum :

Kutlu Yayınevi | göksel sözcükleriñ yayıncısı

2012'den bugüne hayallerinizi gérçekleştirirken yanınızdayız.