
Niçin yazıyorsunuz? Yazmak sizin için bir uğraş mı, yoksa bir gereksinim mi?
Bu soru bana kitabımın kapak başlığını hatırlatıyor: “İnsan ne için yaşar?” Aslında o kitapta insanın gereksinimleriyle uğraşları arasındaki ilişkiyi irdeleyerek tam da bu sorunun izini sürmeye çalışmıştım.
Yazmak benim için vazgeçilmez bir ihtiyaç değil; ama uğraşlarım arasında en çok anlam yüklediğim alan. Bununla birlikte ne yazmayı ne de başka bir uğraşımı kutsarım. Çünkü insanın yaptığı şeyler, onları yapan insan kadar anlam taşır. Ben yaptığım sürece, ben var olduğum sürece varlar. Onlara verdiğim değeri de aslında benim zihnim yaratır.
Elli yaşımı geçtikten sonra bir şeyi daha berrak görmeye başladım: İnsan çoğu zaman başkaları için yaşadığını sanarak kendini tüketir. Ben o yaştan sonra bu alışkanlıktan vazgeçtim ve kendim için yaşamayı seçtim. Son on yıldır da hayatımı bu anlayışla sürdürüyorum.
İlk yazdığınız anı anımsıyor musunuz? Nasıl başladınız?
Evet, ilk yazma denemelerim lise yıllarına uzanır. O dönemlerde felsefe ve kozmolojiye büyük bir ilgi duyuyordum. Elbette gençliğin getirdiği duygusal ve romantik bir yanım da vardı. Zaman zaman defterime kısa notlar, özlü sözler karalardım; sonra o cümleler yavaş yavaş şiire dönüşürdü.
1983 yılında, askerî cunta döneminin ağır atmosferi içinde din, felsefe ve hayat üzerine kısa bir deneme yazmıştım. Ancak arkadaşlarımın da baskısıyla, o metnin tek kopyasını yakmak zorunda kaldık.
Sonrasında hayatın ve geçim mücadelesinin akışı içinde uzun yıllar yazmaya tam anlamıyla fırsat bulamadım. Yine de zaman zaman kısa metinler yazdım; çoğunu sümen altında sakladım. Düzenli olarak yazmaya başlamam ise pandemiden sonraya denk gelir.
Kitabınıza ilk imza attığınız anda neler hissettiniz? Bir okur imzalamanız için size kitabınızı uzattığında aklınızdan geçen ilk düşünce ne olmuştu?
Elbette insana gurur veriyor. Çünkü hayata yazılı bir eser bırakıyorsunuz. Fakat zamanla buna alışıyorsunuz; sanki yıllardır şairmişsiniz, yıllardır yazıyormuşsunuz gibi hissedip öyle davranmaya başlıyorsunuz.
Şimdiye dek kitap fuarına gittiniz mi? Binaya ilk girişinizden standları gezişinize dek yaşadığınız duyguları tarif edebilir misiniz?
Yazar olarak henüz gitmedim. Bugüne kadar fuarları hep iyi bir okur olarak gezdim. Kısmetse bu yıl yazar olarak da katılacağım.
Kitap fuarlarının okuma kültürümüze katkısı var mı? Son yıllarda her ilde düzenlenmeye başlaması hakkında ne düşünüyorsunuz?
Her ilde fuar açılması çok değerli bir gelişme. Maddi durumu iyi olmayanlar başka şehirlerdeki fuarlara gidemiyordu. En azından kasabadan il merkezine gelmek daha kolay. Çocuklarımızın fuarları gezmesi, geleceğin okurları için bir umut. Gençlerinde kitaba olan ilgisini görüyorum. Mustafa Kemal Atatürk’ün dediği gibi: “Bütün ümidim gençliktedir.”
Yazarken neler yapıyorsunuz? Kendinize has bir yönteminiz var mı?
Başkalarının nasıl çalıştığını bilemem. Ancak benim yöntemim, yazılarım gibi sade, yalın ve akıcıdır. Önce ana konuyu tespit ederim. Zaman, mekan ve kahramanları araştırır, hayatın gerçeklerine uydururum. Konuyu olayların gelişimine göre bir akış sırasına bölerim ve bu sıraya sadık kalarak yazarım. Sırayı hiç bozmam. Ayrıca sonra aklıma gelen yeni fikirleri not eder, ilgili bölümlere yerleştiririm.
Kendinize örnek aldığınız yerli veya yabancı bir yazar var mı? Etkilendiğiniz, üslubunu beğendiğiniz isimler?
“Örnek almak” demeyelim; fakat etkilendiğim birçok yazar var. Gabriel Garcia Marquez, John Reed, Maxim Gorki, Sabahattin Ali, Cahit Sıtkı Tarancı, Nazım Hikmet, Can Yücel, Atilla İlhan ve Aziz Nesin bunlardan bazıları.
Edebiyatın günümüzdeki değeri üzerine ne düşünüyorsunuz? Çağımızın koşulları içindeki yerini nasıl değerlendirirsiniz?
Günümüzde hemen herkesin kendine özgü bir edebiyat anlayışı var. İnsanlar edebiyata çoğunlukla kendi pencerelerinden bakıyor ve çoğu zaman başkalarının bakışını anlamaya bile pek yanaşmıyor. Bu durum edebiyat üzerine ortak bir zemin kurmayı da zorlaştırıyor.
Öte yandan sosyal medyanın etkisiyle insanlar giderek popüler kültürün akışına kapılıyor. Zaten çok yaygın olmayan okuma alışkanlığı da bu hızlı ve yüzeysel kültürün gölgesinde kalabiliyor.
Bu gidişat içinde basılı edebiyatın geleceği konusunda da bazı kuşkularım var. Çok uzak olmayan bir zamanda basılı eserlerin gündelik hayatın merkezinden çekileceğini düşünüyorum. O zaman kitaplar belki daha çok kütüphanelerin ve koleksiyonerlerin raflarında yaşamaya devam edecek.
Yaşamadığınız bir duyguyu yazabilir misiniz? Böylesi bir metni okuyucunun doğal hissetmesini nasıl sağlarsınız?
Yaşamadığım bir duyguyu doğrudan betimlemek kolay değildir. Fakat örneğin doğum yapan bir kadının o andaki duygularını dinleyerek, kaydederek ve anlamaya çalışarak o anı betimleyen bir metin yazabilirsiniz. Fikir sahibi olabilmek için önce araştırmak, bilmek gerekir.
Öykü ya da şiirlerinizde kendinizden söz ettiğiniz oluyor mu?
Doğal olarak yaşadıklarınız, içinde bulunduğunuz ruhsal ve duygusal durumlar sizi yazmaya teşvik eder. Çevresel etkiler, izledikleriniz ve dünya olayları konuya dahil olurlar. “Bu benim hayatım değil” deseniz bile yazdığınız metinlerde mutlaka sizden bir parça bulunur.
Yazdıklarınızı ilk kime okutuyorsunuz? Niçin?
Yazdıklarımı önce eşime ve büyük kızıma okutuyorum. Kızacağımı bildikleri hâlde oldukça objektif eleştiriler yaparlar. Ben kızıyor gibi görünsem de aslında bundan keyif alıyorum. Çoğu zaman eleştirdikleri bölümleri değiştiriyorum.
Kurgusunu beğenmediğiniz bir çalışmayı okuduğunuzda ne hissediyorsunuz? “Ben olsam böyle yazardım.” dediğiniz bir eser var mı?
Böyle düşündüğüm eserler çok var. Hatta oldukça tanınmış yazarların eserlerinde bile bunu hissedebiliyorum. Ama ayıp olur diye isim vermeyeyim.
Kitabevlerine ne sıklıkla gidersiniz? Kitap alırken nelere dikkat edersiniz? Okuyucularınıza önereceğiniz ilk kitap ne olurdu?
Artık kitabevlerine çok sık gitmiyorum. Genellikle kitaplarımı çevrim içi mağazalardan satın alıyorum.
Gençlere önerim şu olur: Popüler kültürün cazibesine fazla kapılmasınlar. Her insanın ilgi alanı ve okuma zevki farklıdır. Algoritmaların ya da popüler listelerin önerdiği kitapları, yalnızca entelektüel görünmek için okumaya çalışmasınlar. Bunun yerine kendi meraklarını takip ederek gerçekten ilgilerini çeken eserleri okusunlar. Günümüzde popüler algı bazı yazarları kısa sürede büyük satışlara ulaştırabiliyor. Bu durum kimi zaman yazarlara büyük bir maddi kazanç sağlıyor. Ancak bu eserler okuyucuya edebî birikim kazandırmıyor. Bu yüzden okur kendi süzgecini geliştirmeli kendisine hitap eden eserleri keşfetmelidir.
Kalem mi, klavye mi? Hangisiyle yazılmalı?
Otuz yıl önce kalem kullanıyordum. Sürekli karalama ve silmeler nedeniyle kâğıt israfı da oluyordu. Şimdi ise teknolojinin sunduğu imkânları elimden geldiğince kullanıyorum.
Okurlarınıza son sözünüz ne olurdu?
Yazmak, her şeyden önce bir birikim işidir. Çok okumadan, araştırmadan yazmak oldukça zordur. İnsan ancak sözcük dağarcığını zenginleştirerek, kavramları tanıyarak ve kullandığı dilin imla kurallarına hâkim olarak kendini daha sağlıklı ifade edebilir. Okurlara önerim şu olur: İlgi duydukları alanlardaki eserleri okumalarının yanında, karşıt görüşteki metinlerden de haberdar olsunlar. Çünkü insanın düşüncesi çoğu zaman kendine benzeyen fikirlerle değil, farklı düşüncelerle karşılaştığında gelişir. Okumaktan, araştırmaktan ve sorgulamaktan vazgeçmeyin. Unutmayalım ki bir toplumun gerçek zenginliği bankalarından değil, kütüphanelerinden anlaşılır.
Esen kalınız.
Kategori : Genel - Etiketler : - Tarih : 17 Nisan 2026
