Yazarla okurlar arasında köprü kuran aylık edebiyat dergisidir.

Yazar Gürkan Demir İle Yazarlık Üzerine Söyleşi

Niçin yazıyorsunuz? Yazmak sizin için bir uğraş mı, yoksa bir gereksinim mi?
Mesleğim gereği zaten yazının içindeyim. Ama mesele yalnızca profesyonel bir zorunluluk değil. Yıllardır sürdürdüğüm bir alışkanlık bu. Neredeyse her gün sayfalarca yazı yazıyorum. Yazmak benim için tek yönlü bir anlatma eylemi değil. Kimi zaman kendi fikirlerimi başkalarına duyurmanın, onları tartışmaya açmanın en ideal yolu oluyor. Kimi zamansa zihnimde üst üste yığılmış, birbirine dolanmış düşünceleri ayıklamak için kullandığım bir araç. Sığ kalan fikirleri derinleştirmek, dağınık olanı disipline etmek, neyi gerçekten düşündüğümü kendime bile itiraf edebilmek için kaleme sarılıyorum. Açıkçası yazı, benim için düşüncenin kendisini inşa ettiğim, onu sınadığım ve çoğu zaman da yeniden bozup baştan kurduğum bir alan.

İlk yazdığınız anı anımsıyor musunuz; nasıl başladınız?
Ortaokul yıllarında okulda düzenlenen bir şiir yarışması vardı. O yaşta insanın eline kalem alması zaten başlı başına iddialı bir iştir. Ben de o cesaretle yarışmaya manzume yazarak katıldım. Ciddi biçimde uğraştığımı hatırlıyorum. Kelimeleri tartmıştım, mısraları defalarca bozup yeniden kurmuştum. O metin benim için ilk kez bir fikri önemli bulup ona emek verdiğim andı belki de. Sonrası biraz hayal kırıklığıydı. Yarışmanın sonucu hiç açıklanmadı. Çünkü başvuru sayısı yalnızca iki kişide kalmıştı ve bu yüzden yarışma iptal edilmişti. Kimse kazanmadı. Çünkü yazdığım manzumenin konusu vatan sevgisiydi. O yaşta bir çocuğun dünyasında vatan ne demekse, onu kelimelere dökmeye çalışmıştım. Bugün geriye dönüp baktığımda o iptal edilen yarışmadan çok, yazma ihtiyacının ilk kez bu kadar net ortaya çıkmasını hatırlıyorum. Aslında yarışma bitmişti ama benim için yazı tam orada başlamıştı. Sonrasında sürekli boş kâğıtlara yazılar yazdığımı hatırlıyorum. Bir kısmını hâlâ saklıyorum.

Kitabınıza ilk imza attığıñız anda neler hissettiniz? Bir okur imzalamanız için size kitabınızı uzattığında aklınızdan géçen ilk düşünce ne olmuştu?
Bu tür meselelerde aslında çok girişken, heyecanını dışarıdan belli eden biri değilim. Yazıyla kurduğum ilişki de biraz buradan besleniyor. Benim için asıl önemli olan, okurun metinle kurduğu temas. Yazdıklarımı okuduktan sonra ne düşündüğü, hangi noktada itiraz ettiği, nerede durup düşündüğü… Özellikle eleştirilerden hoşlanırım. Çünkü eleştiri, metni de zihni de büyüten nadir şeylerden biridir. Yazıyı geliştirir ama daha önemlisi düşünceyi keskinleştirir.

Elbette işin duygusal bir tarafı da var. Düşüncelerinizin emekle yoğrulup somut bir şeye, bir kitaba dönüşmesi ve o kitabı imzalamanız istendiğinde ister istemez bir mutluluk duyuyorsunuz. Buna kayıtsız kalmak mümkün değil. Ama itiraf edeyim, kitabı imzalamak için uzatan kişiye ne yazacağımı hâlâ tam olarak bilmiyorum. Hazır kalıplarım, ezberlenmiş cümlelerim yok. O an aklımdan ve kalbimden ne geçiyorsa onu yazıyorum. Bazen yazdığım cümle, kitabın konusuyla neredeyse hiç örtüşmüyor. Ama bunun bir kusur olduğunu düşünmüyorum. Çünkü orada yazılan şey standart bir cümle değil, sahici bir cümle oluyor. Bana göre asıl mesele de bu. Okurun eline geçen, tekrarı olmayan, o ana ait samimi bir cümle oluyor. Ve bence bir yazarın okuruna bırakabileceği en kıymetli şey de tam olarak bu samimiyet.

Şimdiye dek kitap fuarına gittiniz mi? Binaya ilk girişinizden standları gezişinize dek yaşadığınız duyguları tarif edebilir misiniz?
Her sene kitap fuarlarına giderim. Gidip hızlıca dolaşıp çıkmak bana göre değil. Mümkünse bütün günümü o fuarın içinde geçirmek isterim. Kalabalığın, standların, rafların arasında kaybolmak hoşuma gider. Biraz da bilinçli bir kayboluş bu.

Ben daha çok eski kitapların peşine düşenlerdenim. Eğer fuar alanında sahaflara ayrılmış bir bölüm varsa işte orası benim için zamanın durduğu yer olur. Saatlerce rafların önünde durur, kitapları elime alır, sayfalarını çevirir, iç kapaklarına ve kenar notlarına bakarım. Okunmuş, yıpranmış, biraz hırpalanmış kitaplarda bambaşka bir hava var. Sanki o kitaplar yaşanmışlık da taşıyor. Hakikati daha çıplak, daha filtresiz yansıttıklarını hissediyorum. Sıfır, tertemiz kitaplarda aynı hissi yakalayamıyorum.

Elbette kitap fuarları büyük alanlarda kuruluyor. Beğendiğim her kitabı almadan geçemiyorum. Başta fark etmiyorsunuz ama bir süre sonra elinizdeki ağırlık kendini hatırlatıyor. Gezmeye devam etmek zorlaşıyor. Bu yüzden artık çantayla gidiyorum. Ama itiraf edeyim, o da çok işe yaramıyor. Çanta doluyor, sonra poşetler ekleniyor. Sonunda fuardan çıktığımda üzerimde tatlı bir yorgunluk, elimde kitap dolu çantalar ve poşetler oluyor.

Kitap fuarınıñ okuma kültürümüze katkısı var mı? Soñ yıllarda her ilde düzenlenmeye başladı, bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Bence kitap fuarlarının en kıymetli tarafı, yazarla okuru aynı zeminde buluşturması. Çünkü bugün kitap sipariş etmek neredeyse refleks hâline gelmiş durumda. Birkaç tıkla istediğiniz kitap kapınıza geliyor. Ama okur için yazar hâlâ ulaşılması zor bir figür. Metni tanıyorsunuz, cümleleri ezberliyorsunuz ama o cümlelerin sahibine temas edemiyorsunuz.

Okuduğunuz, altını çizdiğiniz, sizi gerçekten sarsmış bir kitabın yazarının söyleşisine katıldığınızı düşünün. O an kitabı ikinci kez okumaya başlıyorsunuz aslında. Ama bu kez sayfalar üzerinden değil, yazarın ağzından. Anlattıkları kitaptaki cümlelerin tekrarı gibi değildir; daha çok satır aralarına saklanmış, yazılırken dışarıda bırakılmış düşünceler gibidir. Metin derinleşir, anlam katmanları çoğalır.

Bu yüzden kitap fuarları yalnızca kitapları okura sunmaz. Yazarını da getirerek çok daha büyük bir iş yapar. Dışarıdan bakıldığında birkaç gün süren bir etkinlik gibi görünür ama geride bıraktığı etki takvimle ölçülemez. Bazen tek bir söyleşi, tek bir cümle, bir insanın okuma biçimini hatta düşünme alışkanlığını kalıcı olarak değiştirebilir.

Yazarken neler yapıyorsunuz? Kendinize has bir yöntemiñiz var mı?
Ne yazarsam yazayım, arkada mutlaka bir müzik çalar. Bu benim için bir tercih değil, neredeyse yazının ön koşulu. Bazen blues olur, bazen 2000’ler pop. Türün pek bir önemi yok aslında. Yazıya başladıktan sonra müzik anlamını yitirir. Bir şarkı olmaktan çıkar, saf bir ritme dönüşür.

Yazı başladığı anda bende başka bir şey devreye girer: oldukça sert, neredeyse dış dünyayı kapatan bir odaklanma hâli. Yanımda biri konuşsa, çoğu zaman fark etmem. Yazı, etrafımdaki her şeyi askıya alır. Ofiste de olsam, evde de olsam, başka bir mekânda da…

Aslında müzik beni yazıya taşımıyor, yazının sınırlarını çiziyor. Dış dünyayla arama görünmez bir perde çekiyor. O perdenin arkasında sadece kelimeler var. Ve ben o alanın içine girmeden tek bir satır bile yazamıyorum.

Kendinize örnek aldığınız yérli veya yabancı bir yazar var mı? Étkilendiğiniz, üslubunu beğenip yola çıktığınız…
Bu meselede Cemil Meriç belki de en iyi örneklerden biri. Onun metinlerini okurken yalnızca sonuçlanmış fikirlerle değil, zihninin içindeki tartışmalarla da karşılaşıyorsunuz. Cümleler çoğu zaman bir hüküm vermekten çok bir hesaplaşmayı andırır.

Bazı yazılarında bilerek ya da bilmeyerek muallakta bıraktığı alanlar vardır. Daha sonra başka bir metninde dönüp o meseleyi yeniden ele aldığını, önceki belirsizliği netleştirdiğini görürsünüz. Sanki yazı onun için devam eden bir iç muhasebenin ara durağıdır.

Ben Cemil Meriç’i okurken şu hissi çok güçlü biçimde alıyorum: O, yazılarını öncelikle okur için değil, kendi düşünce dünyasını görünür kılmak için kaleme alıyor. Okur bu sürecin tanığıdır. Belki de bu yüzden Cemil Meriç, olumlu anlamda huzursuz eden bir yazardır.

Edebiyatıñ günümüzdeki değeri üzerine ne düşünüyorsunuz? Çağımızıñ koşulları içindeki yérini nasıl değerlerdirirsiniz?
Bu konuda biraz karamsarım. Çünkü yeni nesillerle edebiyat arasında güçlü bir duygusal bağ kurulduğunu düşünmüyorum. Edebi eserler çoğu zaman bir düşünceyle değil, güzel bir fotoğraf karesiyle değer kazanıyor. Kitap, okunacak bir metinden çok sosyal medyada paylaşılacak bir nesneye dönüşmüş durumda.

Oysa Türk tarihi açısından bakıldığında edebiyat, doğrudan bir düşünce lokomotifi olmuştur. Fikirler önce edebiyatta filizlenmiş, sonra siyasete ve topluma sızmıştır.

1950’li yıllara ait bir ilkokul ders kitabına baktığınızda, bir öğrencinin yarım dönem içinde ondan fazla edebi eseri tanıması beklenir. Bu karşılaştırma ister istemez insanı karamsarlığa sürüklüyor. Ama bunun tek nedeni yeni nesiller değil. Çok hızlı bir teknoloji çağında yaşıyoruz ve herkes bu akıntının içinde.

Yaşamadığınız bir duyguyu yazabilir misiniz? Böylesi bir metni okuyucunuñ doğalmış gibi hissetmesini nasıl sağlardınız?
Artık yapay zekâyla neredeyse her şeyi yazdırabiliyoruz. Yaşanmamış duygular bile birkaç komutla metne dönüşebiliyor. Üstelik teknik olarak düzgün metinler ortaya çıkıyor. Ama mesele tam da burada başlıyor. Çünkü bir metnin samimi olup olmadığını okur hemen hisseder.

Yapay zekânın ürettiği metinlerdeki o soğukluk, o steril mesafe çoğu zaman ilk paragrafta kendini ele verir. Cümleler yerli yerindedir ama ruhları yoktur. Aynı şey insanlar için de geçerli. Yazarın kendi iç dünyasında karşılığı olmayan bir duyguyu yazmaya kalktığı anda metin tökezler. Okur bunu sezgisel olarak fark eder.

Öykü ya da şiirlerinizde kendinizden söz éttiğiniz oluyor mu?
Şiir de öykü de yüzeyde başka şeylerden söz eder gibi görünür. Ama derine indiğinizde anlatılan şey değişmez: insanın kendisi. Çünkü hiçbir insan nötr değildir. Herkes dünyayı kendi bakışıyla görür.

Dolayısıyla anlatılan her şey kaçınılmaz olarak bir yorumdur. Gerçeklik sizden bağımsızdır ama siz anlatmaya başladığınız anda o gerçekliğin saf hâli ortadan kalkar. Yerine sizin bakışınız gelir.

Bu yüzden hem öyküde hem şiirde yazar, farkında olsa da olmasa da kendinden söz eder.

Yazdıklarıñızı ilk kime okutuyorsunuz? Niçin?
Yazılarımı genelde kimseye okutmam. Hatta çoğu zaman kendim bile hemen dönüp kontrol etmem. Yazıyı tamamladığımı hissettiğim anda onunla ilişkimi bilinçli olarak keserim. Bir süre metnin soğumasına izin veririm.

Aradan günler ya da haftalar geçtikten sonra yazıyı yeniden okurum. Bu kez yazan değil, okuyan kişi olurum. O anda karar veririm: Paylaşılacak mı, yoksa yalnızca bana mı ait kalacak? Bazı yazılar gün yüzü görür, bazıları çekmecede kalır.

Kurgusunu beğenmediğiniz bir çalışmayı okuduğunuzda ne hissediyorsunuz? “Ben olsam böyle yazardım.” dédiğiniz bir eser var mı?
Beğenmediğim bir eserle ilişkim nettir. Ya kitaplığa kaldırırım ya da benden ziyade başkasının daha doğru bir bağ kurabileceğini düşündüğüm birine hediye ederim. Ama hiçbir zaman “ben olsam böyle yazardım” demem. Bu bana verilen emeğe karşı bir saygısızlık gibi gelir.

Metni beğenmemek başka bir şeydir, o emeği küçümsemek bambaşka bir şey. Eğer gerçekten itiraz edeceksem bunun yolu bellidir: Ya aynı konuyu başka bir bakışla yeniden yazmak ya da kitabı saygıyla kapatıp kenara koymak.

Kitabevlerine ne sıklıkla gidersiniz? Kitap alırken nelere dikkat édersiniz? Okuyucularınıza önereceğiniz ilk kitap ne olurdu?
Hayatın temposu insanı sürekli bir yerlere yetişmeye zorluyor. Bu yüzden kitabevlerine eskisi kadar sık gidemiyorum. Kitaplarla asıl buluşmam çoğu zaman fuarlarda oluyor.

Okuyacağım kitaplar konusunda oldukça seçiciyim. Benim için ilk eşik yazardır. Yazarı tanıyorsam ve ele aldığı konu ilgimi çekiyorsa o kitabı tereddütsüz alırım. Tanımadığım bir yazarsa önce araştırırım. Çünkü kitap dediğimiz şey yalnızca basılı bir metin değildir; o sayfalarda yazarın aklı ve duygusu vardır.

Ayrıca çok kitap okumaktan ziyade bazı kitapları çok okumak gerektiğini düşünürüm. Bir kitabı okuyup hemen rafa kaldırmak bana eksik bir okuma gibi gelir. Bu açıdan Cemil Meriç’in Bu Ülke kitabını tekrar tekrar okunması gereken eserlerden biri olarak görürüm.

Kalem mi, klavye mi? Hangisiyle yazılmalı?
Kalemle yazmak yavaş, zahmetli ve sabır ister. Klavye ise hızlı ve konforludur. Teknoloji düşünceyle metin arasındaki mesafeyi neredeyse sıfırladı. Bunun avantajları var ama bazı kayıpları da beraberinde getiriyor.

Kalem sizi yavaşlatır ve düşünmeye zorlar. Cümle kâğıda düşmeden önce zihinde birkaç kez dolaşır. Klavye ise refleksi hızlandırır. Henüz olgunlaşmamış fikirler bile kolayca akıp gider.

Bu yüzden bana kalırsa kalem düşünceyi derinleştirir, klavye ise metni çoğaltır.

Okurlarınıza son sözüñüz ne olurdu?
Eskiler, klasik eserler bana göre hiçbir zaman eskimez. Tam tersine zaman geçtikçe daha da berraklaşırlar. Çünkü onlar bir dönemi değil, insanı anlatır. Ben Türk ve Rus edebiyatını kendime daha yakın hissederim.

Okurun kendini bulabileceği kitapları okumasını çok önemsiyorum. İyi bir metin size yalnızca başkasının hikâyesini anlatmaz; sizin bile farkında olmadığınız yönlerinizi açığa çıkarır.

Ama her şeyden önce klasikleri denemek gerekir. Klasiklerle kurulan temas okura kıyas imkânı sunar. Dil nasıl derinleşir, karakter nasıl inşa edilir, insan denen mesele nasıl ele alınır… Klasikler sabır ister ama karşılığında insanı zenginleştirir. Çünkü çağlar değişse de insanın derdi pek değişmez. Bu yüzden eskiler hâlâ diri, hâlâ sarsıcı ve hâlâ vazgeçilmezdir.

Kategori : Genel - Etiketler : - Tarih : 09 Mart 2026

Yorum Yaz
Ad Soyad :
E-mail :
Yorum :

Kutlu Yayınevi | göksel sözcükleriñ yayıncısı

2012'den bugüne hayallerinizi gérçekleştirirken yanınızdayız.