Yazarla okurlar arasında köprü kuran aylık edebiyat dergisidir.

Yazar Güven Polat İle Yazarlık Üzerine Söyleşi

Niçin yazıyorsunuz? Yazmak sizin için bir uğraş mı, yoksa bir gereksinim mi?
Bugüne kadar hep soru soran tarafta olduğum için “niçin yazıyorsunuz” sorusu karşısında doğrusu biraz afalladım. 1970’li yıllarda, daha ilkokul öğrencisi iken, hiç çevremde bir psikolog olmamasına rağmen büyüyünce psikolog olmaya karar vermiştim. Bu hedefimi lise ikinci sınıfa kadar da sürdürdüm. Belki bazıları tesadüf diyebilir ama bence hayatta hiçbir şey tesadüf değildir; o yıl okul çıkışı herkesin geçip gittiği yolda kimsenin görmediği bir cüzdanı bulmamla kariyer planım değişti. Cüzdanın içinden İstanbul Üniversitesi Basın Yayın Yüksek Okulunda okuyan birisinin kimliği çıktı. Cüzdanın içinde adres de yazılıydı. Ve o adres de yolumun üzerindeydi. Adrese gittim. Kapıyı çaldım ama kimse yoktu. Ben de kapıya bir not bıraktım. Tabi o yıllarda cep telefonu falan yoktu. Hatta çoğu evde ev telefonu bile yoktu. Ertesi gün tekrar aynı adrese gittim. Yine evde kimse yoktu. Ancak kapıya bir not bırakılmıştı. Notta, teşekkür edilip cüzdanı komşuya bırakabileceğim yazıyordu. Ben de cüzdanı komşuya bıraktım. İşte o günden sonra hiç aklımda olmayan gazetecilik benim üniversite sınavındaki hedefim oldu. Aslında lisede matematik ve fen ağırlıklı sınıflarda okumama rağmen sözel ağırlıklı bir bölüm için hazırlandım. Ve üniversite sınavında ilk tercihim olan İstanbul Üniversitesi Basın Yayın Yüksek Okulunu kazandım. Okulun ilk yılını bitirdikten sonra o zamanlar iyi bir gazete olan Güneş Gazetesinde stajyer olarak çalışmaya başladım. Gündüz okula gidiyor, sonra gazeteye geliyordum. Orada koltukta 4-5 saat uyuyor, sonra sabaha kadar polis muhabiri olarak çalışıyordum. Sanırım hayatımın en güzel dönemleriydi. Tabi o zaman bugünkü gibi internet ya da sosyal medya yoktu. İstanbul’da olan her olayı herkesten önce öğrenmek benim için büyük bir hazdı. Yıllar yılları kovaladı. Gazeteciler eskiden bir yerde fazla çalışmazdı. Ortalama iki ya da üç yılda bir başka bir gazeteye transfer olurdu. Ben de daha öğrenci iken Güneş, Milliyet, Hürriyet gazetelerinde çalışma fırsatı buldum. Tabi bu arada çalışmaya başlayan diğer öğrenciler gibi okula çok da gidememeye başladım. Ama bu sektörde bir gazetede çalışmak en büyük okuldur. Gerçekten çok değerli gazetecilerle tanışma ve beraber çalışma imkânım oldu. Gece polis muhabirliği aslında mesleğin ilk adımıdır. Tabi günümüzde bu değişti ama gazetecilik gerçekten sokakta yapılması gereken bir meslektir. Neyse zaman geçti; okul bitti. Askerlik çağı geldi. Askerden sonra evlilik süreci derken artık daha düzenli bir hayat için gazete muhabirliğinden ziyade dergiciliğin benim için daha iyi olacağını düşünerek o zamanlar çok önemli bir dergi grubu olan İnterpress yayın grubunda çalışmaya başladım. Ardından Sabah dergi grubuna geçtim. İşte yıllar böyle geçti. Sonunda emekli olunca kitap yazmaya karar verdim. İlk kitabımın adı, hani söyleşimizin başında demiştim ya hayatta hiçbir şey tesadüf değildir diye; işte ilk kitabımın adı da Hayatta Hiçbir Şey Tesadüf Değildir oldu. Meslek gereği farklı kesimlerden binlerce insanla uzun uzun konuşma fırsatım oldu. İşte hani insan sarrafı denilir ya, bu meslek beni biraz insan sarrafı yaptı. İşte ilk kitabımda gözlemlerime göre hayatta karşımıza çıkan hiçbir olayın ya da kişinin tesadüf olmadığını, o karşımıza çıkan olaylara verdiğimiz cevapların bizim gelecekteki yönümüzü ve kaderimizi nasıl çizdiğini anlatmaya çalıştım. Kitapta aslında iyi insan nasıl olunur onu anlatmaya çalıştım. Kitap şu ana kadar iki baskı yaptı. Okuyanlardan da güzel tepkiler aldı.
Daha sonra şu an Kutlu Yayıncılık tarafından basılan kitabıma çalışmaya başladım. Kur’an’da ve hadislerde geçen, halk arasında kıyamet alametleri olarak anılan, dünya yok olmadan önce olacağı bildirilen olayların ya da işaretlerin neden ve nasıl gerçekleşebileceğini araştırmaya başladım. Ben Kur’an’da eğer bir şey bildiriliyorsa zamanı gelince o şeyin aslında bize neyi anlattığının ortaya çıkacağına inanan biriyim. Yine aslında tesadüf olmayan bir olayla konuyu araştırmaya ve yazmaya başladım. Tesadüf olmayan konu, maden mühendisi olan bir akrabama Kur’an’da Zülkarneyn kıssası olarak anılan ayetlerde geçen bir konuyu sormam oldu. Onun ayetlerde geçen ifadeye bilimsel bir yanıt vermesi ile bu konuyu araştırmaya başladım. Ve araştırdıkça aslında Kur’an’da bildirilen konuyla ilgili ayetlerin bilimsel veri ve kanıtlarla yüzde yüz örtüştüğünü gördüm. Ve konuyu araştırmaya başladıktan üç yıl sonra Ey Yecûc, Me’cûc! İnsanoğlu seni çağırıyor adıyla kitabı yayınladım. Ancak ben yine konuyu araştırmaya devam ettim ve toplamda altı yıllık bir çalışma ve araştırmanın sonunda kitabın genişletilmiş hali 2026 yılının başında Son Saat – Ey Ye’cûc, Me’cûc! İnsanoğlu seni çağırıyor adıyla basılmış oldu. Tabi bu kitap aslında bitmeyen bir kitap. Kitap basıldıktan sonra da kitaba eklemeler yaptım. Eminim daha başka eklemeler de yapacağım. Ama şunu söyleyebilirim; kitap gerçekten doğru bilgiler veren, komplo teorisi içermeyen faydalı bir kitap oldu. Ben Kur’an’daki ilgili ayetlere farklı bir yerden bakmaya çalıştım. Ve şunu gördüm: Son Saat’in vaktini, yani dünyanın sonunu yaptıkları ve yapacakları ile insanoğlu belirleyecektir. Kur’an’da Rum suresinde şöyle denilir: “İnsanların kendi elleriyle yapıp ettiklerinden dolayı karada ve denizde düzen bozuldu. Allah, belki dönerler diye yaptıklarının bir kısmını onlara tattırıyor.” Kur’an’da ve hadislerde Son Saat’e yakın olacağı bildirilen olayları günümüz bilimsel verileri ile anlamaya çalışırsak gerçekten de Rum suresinde bize bildirilenler yüzünden Son Saat’in vaktinin geleceğini görürüz. İşte aslında ben kendi çapımda dünyayı kurtarmaya çalışıyorum. Bunda ne kadar başarılı olurum bilemem ama bir kişinin bile bu bilgilere ulaşmasının çok değerli olduğuna inanıyorum. O yüzden kitabın İngilizce ve Fransızca çevirisini de yapay zekâyı kullanan çeviri programları ile yaptım. O çeviriler de hem blog sitelerimde hem de Amazon Kindle ve Google Books gibi kitap yayınlayan sitelerde okunabiliyor. Bulduklarıma göre insanoğlu bu dünyayı çok hızlı bir şekilde artık yaşanamaz bir gezegen haline getiriyor. Yani Son Saat çok yakın olabilir.

İlk yazdığınız anı anımsıyor musunuz; nasıl başladınız?
İlk soruya uzun bir cevaptan sonra ikinci soruya geçersem, ilk yazım aslında 40 yıl önce tek başıma gittiğim ilk haber metniydi. Gaziosmanpaşa’da Küçükköy semtinde bir trafik kazası haberiydi. Sokakta oynayan yedi yaşındaki bir çocuğa bir kamyonet çarpmıştı. Çocuğun adı Kemal’di. Vesikalık fotoğrafındaki yüzü hâlâ aklımdadır. Gecekonduda yaşayan ailesinin evine gitmiştim. Çocuğun annesi feryat ederek ağlıyordu. Beni içeri buyur ettiler. Komşular olayı anlattı. Okul için çekilmiş vesikalık fotoğrafını verdiler. Komşuları anneye “Bak gazeteci gelmiş” diyerek bana bakmasını ve fotoğraf çektirmesini istediler. Ben de deklanşöre basarak annenin fotoğraflarını çektim. O an belki tek başına gittiğim ilk haberin heyecanı, belki de daha 19 yaşında olmanın tecrübesizliği ile o acılar içinde ağlayan kadının fotoğrafını çektim. Hani Emin Çölaşan’ın bir kitabı vardır: “Önce İnsanım Sonra Gazeteci”. İşte bunu çok sonraları anladım. Aslında yapılmaması gereken bir şeyi yapmıştım. Neyse ki gazetede sadece çocuğun vesikalık fotoğrafı yayınlandı. İşte ilk yazım bu idi.

Kitabınıza ilk imza attığıñız anda neler hissettiniz? Bir okur imzalamanız için size kitabınızı uzattığında aklınızdan géçen ilk düşünce ne olmuştu?
Bize meslekte ilk öğretilen şey, imzanın yani adının ne kadar değerli olduğu ve onun temiz kalması gerektiğiydi. O zamanlar okurlar gazetecileri yüzlerinden değil imzalarından tanırlardı. Gazetecilikte asparagas haber diye bir terim vardır; yani yalan haber. Çok şükür bunu hiç yapmadım. Tabi kitaba koyduğunuz imza için de bu durum geçerli. Ben kitaplarımda insanlara bilgi veren yararlı şeyler yazmaya çalıştım. O yüzden ilk kitabımın mottosu “Sen kimin Hızır’ısın, senin Hızır’ın kim” oldu. Şimdi de birisine kitap imzalıyorsam mutlaka altına bu sloganı yazıyorum.

Şimdiye dek kitap fuarına gittiniz mi? Binaya ilk girişinizden standları gezişinize dek yaşadığınız duyguları tarif edebilir misiniz? Kitap fuarınıñ okuma kültürümüze katkısı var mı? Soñ yıllarda her ilde düzenlenmeye başladı, bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Doğrusu kitap fuarlarına iş gereği haber yapmak için gittim. Ben aslında roman türünden daha çok bilgi veren kitapları ve yayınları okumayı tercih ediyorum. Kitap fuarlarının tabii ki kültürümüze büyük katkısı var. Ben insanların yüzlerine bakıp takip etmeyi ve analiz etmeyi severim. Mesela kitap fuarlarındaki insanları takip ettiğinizde onların yüzlerindeki mutluluğu çok net olarak görürsünüz. Bence bu çok değerli.

Yazarken neler yapıyorsunuz? Kendinize has bir yöntemiñiz var mı?
Yazarken araştırma yapmak benim için çok önemli. Meslek gereği tek bir kaynaktan değil, mümkün olduğu kadar çok kaynaktan bilgi toplamak benim çok özen gösterdiğim bir çalışma yöntemi. Tabi bunun olumsuz bir yönü de var; o kadar bilgi toplayınca hepsini yazıya ya da kitaba koymak istiyorsunuz ama sayfa sayısı gereği koyamıyorsunuz. O da işin üzücü tarafı.

Kendinize örnek aldığınız yérli veya yabancı bir yazar var mı? Étkilendiğiniz, üslubunu beğenip yola çıktığınız…
Örnek aldığım yazarlardan daha çok tabii ki gazeteci büyüklerim var. Ama onlar şunlardır diye ayıramam; ama meslekte örnek almadığım insanlar da oldu. Onların da nasıl bir gazeteci, nasıl bir insan olmamam gerektiği konusunda bana katkıları oldu.

Edebiyatıñ günümüzdeki değeri üzerine ne düşünüyorsunuz? Çağımızıñ koşulları içindeki yérini nasıl değerlerdirirsiniz?
Maalesef günümüz şartlarında artık edebiyat çok sınırlı insanların keyifli sohbetler yaptığı bir alan oldu. Benim öğrencilik yıllarımda bir edebiyatçı ile söyleşiye gitmek gerçekten çok değerli bir şeydi. Ama işte televizyon programlarındaki yarışmalara katılanların durumunu ve verdikleri cevapları hepimiz görüyoruz. Dünya başka bir yere gidiyor. Ama bu gidilen yer hiç de iyi bir yer değil.

Yaşamadığınız bir duyguyu yazabilir misiniz? Böylesi bir metni okuyucunuñ doğalmış gibi hissetmesini nasıl sağlardınız?
Başta da dediğim gibi ben lisede sayısal ağırlıklı okuduğum için olaylara hep mantık çerçevesinde bakarım. O yüzden yaşamadığım bir duyguyu yazıya dökmem benim için çok da kolay olmayan bir şey. Yani bir şeyi hayal edip onu kurgulama yeteneğim yok. Mesela bana son kitabımı bir romana çevirirsen daha çok insana ulaşabilirsin diyen dostlarım oldu. Denedim ama başaramadım. Herkesin bir şeye yeteneği ya da kabiliyeti vardır. İnsan “ben her şeyi yaparım” dememeli, haddini bilmeli. Ama maalesef günümüzde herkes her şeyi bilir ve her konuda bir fikir üretir hale geldi.

Öykü ya da şiirlerinizde kendinizden söz éttiğiniz oluyor mu?
Evet, ilk kitabımda başıma gelen ve hayatta hiçbir şeyin tesadüf olmadığını çok iyi anlatan iki doktorun gerçek hikâyesini okuyanlara aktarmıştım. Ama bunun nedeni kesinlikle kendimi ön plana çıkarmak değildi. Yaşadığım olay kitabın konusuna çok iyi bir örnek teşkil ettiği için bu olayı anlattım.

Yazdıklarıñızı ilk kime okutuyorsunuz? Niçin?
Yazar bir arkadaşım var. Aslında çocukluk arkadaşım. Onun da kitaplarını ilk ben redakte ederim. İlk ona okutuyorum. Çünkü hayata benden farklı bakıyor. Farklı bir bakış açısı sizin empati yapmanızı sağlar. Sizin için doğru olan başkası için doğru olmayabilir.

Kurgusunu beğenmediğiniz bir çalışmayı okuduğunuzda ne hissediyorsunuz? “Ben olsam böyle yazardım.” dédiğiniz bir eser var mı?
Kitaplarımı ilk okuttuğum arkadaşımın beş kitabı var. Ve kitapları redakte ederken çoğu yerde “ben olsam böyle yazardım” dediğim çok bölüm oldu. O da bazı önerilerime kulak verdi, bazılarını ise aynen bıraktı. Zaten bir kitapla herkese hitap edemezsiniz. Mutlaka ki bir kitapta yazılan şeylere katıldığınız ve katılmadığınız görüşler ya da metinler olacaktır. Zaten olması da gereken budur. Yoksa hepimiz birer robot gibi olurduk.

Kitabevlerine ne sıklıkla gidersiniz? Kitap alırken nelere dikkat édersiniz? Okuyucularınıza önereceğiniz ilk kitap ne olurdu?
Doğrusu kitabevlerine çok gittiğimi söyleyemem. Zaten bildiğiniz gibi kitabevi de kalmadı. Ben aslında bilgi veren bilimsel makale okumayı daha çok seviyorum. Bilimsel makaleler size aslında bir şeyi dikte etmez. O yüzden seviyorum. Ben kitabımda da bu bir şeyi dikte etme olayını mümkün olduğunca yapmamaya çalıştım. Yani “bakın ayet ya da hadis böyle diyor, bilimsel veriler de bunu ortaya koyuyor” deyip yorum yapmayı okuyucuya bırakmaya gayret ettim. Hatta akademisyen bir akrabam var, dini konuları iyi bilir. Ona kitabın taslağını gönderdiğimde “Sen her şeyi ortada bırakmışsın, bir sonuca varmamışsın” dedi. “Evet, ben de tam onu yapmaya çalıştım. Demek ki başarmışım” dedim.

Kalem mi, klavye mi? Hangisiyle yazılmalı?
Keşke eski zamanlara dönsek de daktilo ile yazabilsem. Daktilonun bir ruhu vardı. Benim tercihim daktilo olurdu. Ama günümüzde maalesef artık mümkün değil.

Kategori : Genel - Etiketler : - Tarih : 24 Nisan 2026

Yorum Yaz
Ad Soyad :
E-mail :
Yorum :

Kutlu Yayınevi | göksel sözcükleriñ yayıncısı

2012'den bugüne hayallerinizi gérçekleştirirken yanınızdayız.