Yazarla okurlar arasında köprü kuran aylık edebiyat dergisidir.

Yazar Meriç Berberoğlu İle Yazarlık Üzerine Söyleşi

Niçin yazıyorsunuz? Yazmak sizin için bir uğraş mı, yoksa bir gereksinim mi?
Benim için yazmak bir uğraştan çok bir gereksinim. Çünkü yazmadığım zamanlarda zihnimde birikenler yerli yerine oturmuyor. Tarih okurken, bir olayı incelerken ya da yaşadığım bir duyguyu anlamaya çalışırken kalem devreye giriyor. Yazı, düşüncelerimi netleştirdiğim, kendimle ve okurla hesaplaştığım bir alan. Elbette emek isteyen, disiplin gerektiren bir tarafı var; bu yönüyle bir uğraş. Ama asıl mesele şu: Yazmak benim için boş zamanlarda yapılan bir şey değil. Susmanın içimi daralttığı yerde yazı başlıyor. O yüzden yazıyorum; anlatmak, kayda geçirmek ve unutturmamak için.

İlk yazdığınız anı anımsıyor musunuz; nasıl başladınız?
Evet, anımsıyorum. Çok planlı ya da “yazar olacağım” düşüncesiyle başlayan bir süreç değildi. Okudukça ve düşündükçe içimde birikenleri anlatma ihtiyacı duydum. Bir noktada şunu fark ettim: Okur olarak yetinmiyorum, söylenmiş olanların yanına kendi cümlelerimi koymak istiyorum. İlk yazdıklarım bugünkü metinlerim kadar derli toplu değildi elbette. Daha çok bir arayış hâliydi; hem konuyu hem dili yokladığım metinlerdi. Ama o ilk yazıyla birlikte şunu anladım: Yazmak, sonradan edinilmiş bir heves değil, içimde zaten var olan bir eğilimin dışarıya çıkmasıydı. Başladım ve bir daha da tamamen bırakamadım.

Kitabınıza ilk imza attığıñız anda neler hissettiniz? Bir okur imzalamanız için size kitabınızı uzattığında aklınızdan géçen ilk düşünce ne olmuştu?
İlk imza anı, insanın kolay kolay kelime bulamadığı bir an oluyor. O an şunu hissettim: Artık yazı sadece bana ait değil. Masamda, defterimde kalan bir metin olmaktan çıkmış; bir başkasının hayatına, kütüphanesine girmiş. Bir okur kitabımı imzalamam için uzattığında aklımdan geçen ilk düşünce şuydu: “Demek ki bu metin birine ulaşmış.” Yazarken insan çoğu zaman yalnızdır ama o anda yalnız olmadığınızı anlıyorsunuz. Yazdığınız cümlelerin bir karşılığı olduğunu görmek hem büyük bir sorumluluk hem de tarifsiz bir mutluluk. O imza, aslında kitaptan çok yazıya duyulan güvenin imzası gibiydi.

Şimdiye dek kitap fuarına gittiniz mi? Binaya ilk girişinizden standları gezişinize dek yaşadığınız duyguları tarif edebilir misiniz?
Evet, gittim. Kitap fuarına girmek başlı başına başka bir duygu. Binadan içeri adım attığınız anda o kâğıt kokusu, kalabalık, konuşmalar… Hepsi bir anda insanın üzerine geliyor. Bir yandan büyük bir heyecan, bir yandan da tuhaf bir sükûnet hissi var; sanki herkes aynı ortak dilde buluşmuş gibi. Standları gezerken zaman duygusu biraz kayboluyor. Tanıdık kapakları görmek, yıllardır okuduğunuz yazarların kitaplarına dokunmak, bazen de hiç bilmediğiniz bir isme takılıp kalmak… Hepsi yazının ne kadar canlı ve sürekli bir şey olduğunu hatırlatıyor. Okur olarak dolaşırken bile şunu hissediyorsunuz: Burada sadece kitaplar değil, emekler, yalnızlıklar ve uzun geceler yan yana duruyor. O yüzden fuar benim için bir kalabalıktan çok, ortak bir hafızanın içinde yürümek gibi.

Kitap fuarınıñ okuma kültürümüze katkısı var mı? Soñ yıllarda her ilde düzenlenmeye başladı, bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Kitap fuarlarının okuma kültürümüze ciddi bir katkısı olduğunu düşünüyorum. Çünkü kitapla okur arasındaki mesafeyi kısaltıyor. Kitap, raflarda duran bir nesne olmaktan çıkıp canlı bir karşılaşmaya dönüşüyor; yazarla, yayıneviyle, başka okurlarla temas kurulan bir alan açılıyor. Son yıllarda hemen her ilde düzenlenmesi de bu açıdan çok kıymetli. Okuma kültürünün yalnızca büyük şehirlerle sınırlı kalmaması gerekiyor. Anadolu’nun farklı yerlerinde bir çocuğun ya da gencin ilk kez bir yazarla yüz yüze gelmesi, kitabını imzalatması küçümsenecek bir şey değil. Elbette nitelik, içerik ve süreklilik tartışılabilir; ama bu yaygınlık doğru şekilde desteklendiğinde okuma alışkanlığını besleyen önemli bir zemin oluşturuyor.

Yazarken neler yapıyorsunuz? Kendinize has bir yöntemiñiz var mı?
Yazarken belirli bir ritim oluşturmaya çalışıyorum ama bunu katı bir kurala dönüştürmüyorum. Önce uzun bir okuma ve düşünme süreci oluyor. Konu zihnimde iyice yer etmeden masaya oturmuyorum. Yazı bende çoğu zaman yazmadan önce başlıyor. Metni kaleme alırken sessizlik önemli; ama asıl belirleyici olan zihinsel yoğunluk. İlk taslakta kendimi fazla sınırlamam, akmasına izin veririm. Asıl yöntemim diyebileceğim şey, yazdıktan sonra metinle mesafe kurmak. Beklerim, yeniden okurum, eleyerek ilerlerim. Yazı benim için tek seferde biten bir iş değil; defalarca dönülen ve her seferinde biraz daha sadeleşen bir süreç.

Kendinize örnek aldığınız yérli veya yabancı bir yazar var mı? Étkilendiğiniz, üslubunu beğenip yola çıktığınız…
Yazarken tek bir yazarı merkeze koyduğumu söyleyemem ama beslendiğim güçlü bir damar var. Özellikle Milli Mücadele dönemini anlatan yazarlar, hem tarih bilinci hem de anlatı sorumluluğu açısından benim için çok belirleyici oldu. Halide Edip Adıvar, yaşadığı dönemi sadece aktaran değil bizzat içinde bulunmuş bir kalem olarak metinlerinde tanıklığı öne çıkarır; bu yönüyle her zaman dikkatimi çekmiştir. Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Yaban başta olmak üzere Milli Mücadele’nin toplumsal ve psikolojik arka planını irdeleyişiyle önemli bir referanstır. Falih Rıfkı Atay ise hatıra ve gözleme dayalı anlatımıyla tarih ile edebiyat arasındaki çizginin nasıl kurulabileceğini göstermiştir. Milli Edebiyat dönemi yazarları da dil ve üslup açısından yolumu açan isimler oldu. Ömer Seyfettin sade Türkçesi ve güçlü hikâye kurgusuyla; Mehmet Emin Yurdakul millet fikrini edebiyatla buluşturma biçimiyle; Ziya Gökalp ise düşünce dünyasıyla bu dönemin temel taşlarıdır. Yabancı yazarlarda ise tarihsel anlatıyı edebi derinlikle kurabilen isimleri önemsiyorum; ama benim için asıl mesele bir üslubu taklit etmekten çok, bu yazarların metne yüklediği sorumluluk duygusunu taşımak.

Edebiyatıñ günümüzdeki değeri üzerine ne düşünüyorsunuz? Çağımızıñ koşulları içindeki yérini nasıl değerlerdirirsiniz?
Günümüzde edebiyatın değeri azalmış gibi görünse de aslında biçim değiştirdiğini düşünüyorum. Hızın, görüntünün ve kısa metinlerin öne çıktığı bir çağdayız; bu da edebiyatın daha az görünür olmasına yol açıyor. Ama ihtiyaç ortadan kalkmış değil. Aksine bu koşullar edebiyatı daha da gerekli kılıyor. Çünkü edebiyat, çağın gürültüsü içinde durup düşünmeyi sağlayan ender alanlardan biri. Hızla tüketilen bilgiler karşısında derinlik, yüzeysellik karşısında anlam üretiyor. Bugün edebiyat belki eskisi gibi merkezde değil ama vicdanı, hafızayı ve dili ayakta tutan bir yerde duruyor. Çağımızın koşulları içinde edebiyatı bir lüks değil, insanı insan yapan unsurlardan biri olarak görüyorum.

Yaşamadığınız bir duyguyu yazabilir misiniz? Böylesi bir metni okuyucunuñ doğalmış gibi hissetmesini nasıl sağlardınız?
Yaşamadığım bir duyguyu yazabilirim; ama onu yazabilmek için önce anlamam gerekir. Yazmak sadece birebir yaşanmışlıkların aktarımı değil, empati kurma ve insan hâllerini kavrama çabasıdır. İnsan bazı duyguları doğrudan yaşamamış olsa bile gözlemleyerek, okuyarak ve dinleyerek içselleştirebilir. Okuyucunun metni doğal bulmasını sağlayan şey ise abartı değil, ayrıntıdır. Büyük cümlelerden çok küçük kırılmalar, sessizlikler ve gündelik hâller duyguyu gerçek kılar. Samimiyet burada belirleyicidir.

Öykü ya da şiirlerinizde kendinizden söz éttiğiniz oluyor mu?
Doğrudan kendimden söz ettiğim metinler yazmamaya özen gösteriyorum. Ama yazılan hiçbir metin, yazanın izini tamamen dışarıda bırakmaz. Öyküdeki bir bakış, şiirdeki bir duraksama ya da seçilen bir kelime çoğu zaman yazanın dünyasından sızar. Ben daha çok kendimi açıkça anlatmak yerine metnin arka planına yerleştirmeyi tercih ediyorum. Kendi duygularım ve tanıklıklarım sezdirilerek, dönüştürülerek yer alıyor.

Yazdıklarıñızı ilk kime okutuyorsunuz? Niçin?
Yazdıklarımı ilk olarak anneme okutuyorum. Kendisi Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeni olduğu için metne hem dil hem de anlam açısından çok dikkatli yaklaşır. Nerede aksama var, cümle nerede düşüyor, anlatım okuru nerede yoruyor; bunları açıkça görmemi sağlar. Ama asıl nedeni sadece mesleki donanımı değil, dürüst bir okur olmasıdır. Beğenmediği yerde susmaz, beğendiği yerde de bunu gerçekten hak ettiği için söyler. Bu güven benim için çok kıymetli.

Kurgusunu beğenmediğiniz bir çalışmayı okuduğunuzda ne hissediyorsunuz? “Ben olsam böyle yazardım.” dédiğiniz bir eser var mı?
Kurgusunu beğenmediğim bir metni okurken önce sabırlı olmaya çalışırım. Çünkü her metnin arkasında bir emek ve niyet vardır. Ama kurgu dağınıksa ya da anlatı ikna edici değilse metinle arama bir mesafe girer. “Ben olsam böyle yazardım” duygusu zaman zaman gelir ama bunu belirli bir eser üzerinden yüksek sesle kurmamaya özen gösteririm. Daha çok metnin başka hangi ihtimallere sahip olabileceğini düşünürüm.

Kitabevlerine ne sıklıkla gidersiniz? Kitap alırken nelere dikkat édersiniz? Okuyucularınıza önereceğiniz ilk kitap ne olurdu?
Kitabevlerine düzenli olarak gidebildiğimi söyleyemem; çünkü fiziksel koşullar buna her zaman imkân tanımıyor. Engelli olmam, bu tür mekânlarla kurduğum ilişkiyi de doğal olarak farklılaştırıyor. Ama bu durum kitapla aramdaki bağı zayıflatmıyor. Kitaplara çoğu zaman başka yollarla ulaşıyorum; araştırarak ve seçerek. Kitap alırken yazarın adı kadar konunun ele alınış biçimine, diline ve arka planına dikkat ederim. Okuyuculara tek bir isim önermektense onları başka kitaplara götürecek güçlü metinlerle tanışmalarını öneririm.

Kalem mi, klavye mi? Hangisiyle yazılmalı?
Ben bunu bir karşıtlık olarak görmüyorum. Kalem düşünceyle daha yavaş ve derin bir ilişki kurdurur; insanı aceleden alıkoyar. Klavye ise yazının inşa sürecinde hız ve düzenleme imkânı sağlar. Bugünün koşullarında üretimi sürdürülebilir kılan da çoğu zaman klavyedir. Bu yüzden kalem düşünmeyi derinleştirir, klavye metni olgunlaştırır diyebilirim.

Okurlarınıza son sözüñüz ne olurdu?
Okurlarıma söyleyeceğim son söz şu olurdu: Okumaya devam edin ama sadece tüketmek için değil; durmak, düşünmek ve anlamak için okuyun. Bir metni bitirdiğinizde hemen kapatıp geçmeyin, size ne hissettirdiğini kendinize sorun. Çünkü her okur aslında yazının devamıdır. Kitaplar biter ama iyi bir okuma insanın içinde uzun süre konuşmaya devam eder.

Kategori : Genel - Etiketler : - Tarih : 10 Mart 2026

Yorum Yaz
Ad Soyad :
E-mail :
Yorum :

Kutlu Yayınevi | göksel sözcükleriñ yayıncısı

2012'den bugüne hayallerinizi gérçekleştirirken yanınızdayız.