Yazarla okurlar arasında köprü kuran aylık edebiyat dergisidir.

Yazar Ömer Kayra Türk ile yazarlık üzerine söyleşi

Niçin yazıyorsunuz? Yazmak sizin için bir uğraş mı, yoksa bir gereksinim mi?
Var olmak için yazıyorum. Neticede bu bir ihtiyaç dolayısı olsa gerek; fikirlerimi, duygularımı, kısaca tüm benliğimi kağıda dökmeye başladım.

İlk yazdığınız anı anımsıyor musunuz; nasıl başladınız?
Dostlarımın teşvikinin anlık bir ilhamı sırtlamasıyla bir şeyler karalamaya başladım. Hiçbir şairi bilmeden, öncesinde hiçbir şiiri okumadan, hatta şiirin ne olduğunu dahi bilmeden giriştim böyle bir işe. Bu durumun bana görece daha özgün bir tarz yaratmasının yanında sanat yapmanın yükümlülüğünü bilmeden hareket etmem gibi negatif etkileri de oldu.

Kitabınıza ilk imza attığıñız anda neler hissettiniz? Bir okur imzalamanız için size kitabınızı uzattığında aklınızdan géçen ilk düşünce ne olmuştu?
Çoğu şair gibi ben de ilk imzalarımı aileme ve dostlarıma attım. İlk kitabım yayımlandığında ve bana kitabımı uzattıklarında bir imza hevesinden çok ilk kitabımı elimde tutmanın heyecanı bulunuyordu. Ne yazıktır ki o zamanki sabırsızlığımla bu imzaların değerini algılayamadım. Tabii sonraki zamanlarda çok değerli yazar ve şairler ile tanışma fırsatı buldum, kendileri de bana jestler yapıp imzamı rica ettiler. O vakit içinde yer aldığım durumu ve sorumluluğu çok daha iyi anladım.

Şimdiye dek kitap fuarına gittiniz mi? Binaya ilk girişinizden standları gezişinize dek yaşadığınız duyguları tarif edebilir misiniz?
Birçok kez kitap fuarlarında bulundum ve birçok kez de bu fuarlardan torbalarca kitap ile ayrıldım. Kitap fuarlarında kitap görmeye alışkınım, ancak insan ve insanlar gördüğüm zaman çok daha olumlu bir bakışım oluyor. Yaşadığım İstanbul şehrindeki kalabalığın bu mekanlarda da istikrarını korumasını umarım.

Kitap fuarınıñ okuma kültürümüze katkısı var mı? Soñ yıllarda her ilde düzenlenmeye başladı, bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Kesinlikle faydalı olduğunu düşünüyorum. Bir kitap fuarının niteliğine bakılmaksızın, ilgili-ilgisiz fazlaca insanın üç beş satır bir şeyler okumasına vesile olduğu aşikar. Okuma alışkanlığı kazanımı, kazanması hiç de kolay olmayan büyük bir artı. Bu açıdan kitap fuarlarının teşvik edici olduğunu düşünüyorum.

Yazarken neler yapıyorsunuz? Kendinize has bir yöntemiñiz var mı?
Yazmak için bir nevi müzik dinlemeye muhtacım diyebilirim. Müziğe, yazmanın haricinde de oldukça bağlıyım, benim hayatımda olmazsa olmaz bir figür. Haricinde, ekseriyetle yalnız olmaya çalışıyorum yazarken, dingin bir zihin ile yazıya odaklanmanın neticelerine eserlerimde rastlıyorum.

Kendinize örnek aldığınız yérli veya yabancı bir yazar var mı? Étkilendiğiniz, üslubunu beğenip yola çıktığınız…
Şahsıma aldığım rol modelim büyük üstat Attila İlhan’dır. Kendisi günümüz döneminde (özellikle sosyal medya vasıtasıyla) benim de dahil edildiğim genç nesil Z kuşağının literatürüne kazındı. Çağ dışı(!) olmasına rağmen bu nesil içinde çok büyük bir popülerlik yakaladı, popüler kültür haline getirildi ve her popüler kültür ürünü gibi çabucak tüketildi, unutuldu. Maalesef benim neslimin büyük çoğunluğu Attila İlhan’ı “An Gelir”, “sen olmadığın vakit”, “fabrika durağı”, “Ayrılık Sevdaya Dahil”, “sen yoksun” gibi büyük şiirleri yerine meşhur “Instagram Reels” lerindeki gençlik fotoğraflarıyla sevdiler. Orhan Veli şiiri hayatıma (şiire başlamamdaki gibi) yine bir dostumla birlikte dahil oldu. Yalın kelimelerin çok azını kullanarak bile muazzam eserler üretmesi üretebilmesi, ilgimi çeken asıl yönü oldu. O an itibariyle şiirlerim biraz daha kısalmaya ve sadeleşmeye başladı, fakat Attila İlhan şiirinden uzaklaştığımı da söyleyemem. İki üstadın yeri bende ayrı ve değişmezdir.

Edebiyatıñ günümüzdeki değeri üzerine ne düşünüyorsunuz? Çağımızıñ koşulları içindeki yérini nasıl değerlerdirirsiniz?
Edebiyat, güncel olarak ülkemizde ve hatta Dünya’da, çoğu entelektüellerden oluşan çok küçük bir kesim tarafından ilgiyle takip ediliyor. Edebiyata olan ilginin, gerek nitelikli yazarların yetersizliği, gerek okuma tutkunlarının yetersizliği, gerekse cahil nüfus oranının artması gibi birçok nedenden dönem dönem artıp azalabileceğini, fakat ne olursa olsun yok olmayacağını, insanlar var oldukça sonsuza kadar yadigar kalacağını düşünüyorum. Edebiyatın, günümüz teknolojisine ve şartlarına bakılırsa, hiç istemesem bile bir şekilde ekranlara taşınacağını ve hatta taşınmasının, insan türü olarak ilerlemeye-gelişmeye devam etmemiz adına zorunlu ve kaçınılmaz olduğunu düşünüyorum. Nasıl eski dönemlerde taş, papirüs gibi materyaller kullanılmış, kağıda geçilmiş ise, bu dönemin de kağıttan ekrana-telefonlara veya benzeri teknolojilere bir geçiş dönemi olduğunu düşünüyorum. Fakat bu geçişin edebiyata bir zararının dokunacağını düşünmüyorum. Ne de olsa edebiyatı taşıyanlar insanlar ve sanatçılar, kağıt veya ekran ise sadece bilgiyi-edebiyatı aktarmaya yarayan bir köle.

Yaşamadığınız bir duyguyu yazabilir misiniz? Böylesi bir metni okuyucunuñ doğalmış gibi hissetmesini nasıl sağlardınız?
Yaşamadığım bir duyguyu yazabilirim. Ancak bu, o duyguyu kağıda aktardığım anlamına gelmez, sadece bilgim el verdiğince betimlemiş olurum. Duyguyu kağıda aktarabilmem için bahsi geçen duyguyu biliyor olmam gerekir, bir duyguyu bilmek ise ancak onu yaşayarak gerçekleşir.

Öykü ya da şiirlerinizde kendinizden söz éttiğiniz oluyor mu?
Elbette şiirlerimde kendimden bahsediyorum, yalnızca bunu üstü kapalı şekilde yapıyorum. Gerisini ise okurlarıma bir nevi bir bilmece-sır olarak bırakıyorum.

Yazdıklarıñızı ilk kime okutuyorsunuz? Niçin?
Basitçe açıklamam gerekirse, onları önce Attila İlhan’a okutuyorum. Yani onun gözünden bakmaya çalışıyorum. Sonrasında aileme, yakın çevreme de okutup fikirlerini almayı ihmal etmiyorum tabii ki.

Kurgusunu beğenmediğiniz bir çalışmayı okuduğunuzda ne hissediyorsunuz? “Ben olsam böyle yazardım.” dédiğiniz bir eser var mı?
Elbet hoşuma gitmeyen bir çalışma gördüğümde kendi içimde düşündüğüm, eleştirdiğim durumlar oluyor, fakat bunları dışarı çıkarmamın, sanatçı kişiliğimin buna el verecek kadar nitelikli olmadığını düşündüğümden, kibirli ve bencil bir davranış olacağı fikrindeyim. Bu nedenle bu işe emek veren diğer emektarların-sanatçıların çalışmalarını dilime dolamak yerine kendi çalışmalarıma odaklanıyor, bizzat onları eleştiriyorum.

Kitabevlerine ne sıklıkla gidersiniz? Kitap alırken nelere dikkat édersiniz? Okuyucularınıza önereceğiniz ilk kitap ne olurdu?
Dürüst olmak gerekirse kitabevlerine pek sık gitmiyorum, onun yerine daha çok internetten sipariş vermeyi veya kütüphaneye gitmeyi tercih ediyorum. Saygıdeğer okurlarıma önerebileceğim bir ton kitap bulunuyor. Eğer sadece “1” kitap önerecek olsaydım, alanım şiir olduğu için Attila İlhan’dan “Yağmur Kaçağı” nı kesinlikle önerirm.

Kalem mi, klavye mi? Hangisiyle yazılmalı?
Bu, özünde çok derin ve tartışmalı bir konu. Tartışmalı olmasının sebebi, net bir cevabı olmaması ve kişiden kişiye tercihlerin değişebileceğidir. Ben, hem kolaylık sağlaması hem de kağıt kalemle yazmak için pek zamanımın olmaması nedeniyle genellikle klavye ile yazıyorum. Elbet kalem ile yazmanın duygusu farklı ve deneyimlenmesi gereken bir haldir. Her el yazısı bir karakter taşır, kişi kalem ile yazdığında kağıda yazısını yazmakla kalmaz, ister istemez kimliğinden de birtakım özgünlükler serpiştirir. Sonuç olarak; yazmak zaten başlı başına güzel bir iştir, bu nedenle bir şeyler yazan yazmaya çalışan bu küçük insan grubunun da “Kalem mi, klavye mi?” sorusuyla bir ikileme düşürülmemesi gerektiğini düşünüyorum.

Okurlarınıza son sözüñüz ne olurdu?
O halde bu güzel söyleşiyi Orhan Veli’den bir şiirle bitirmek istiyorum: İÇİNDE Denizlerimiz var, güneş içinde; Ağaçlarımız var, yaprak içinde; Sabah akşam gider gider geliriz, Denizlerimizle ağaçlarımız arasında, Yokluk içinde.

Orhan Veli KANIK.

Kategori : Genel - Etiketler : - Tarih : 31 Ekim 2025

Yorum Yaz
Ad Soyad :
E-mail :
Yorum :

Kutlu Yayınevi | göksel sözcükleriñ yayıncısı

2012'den bugüne hayallerinizi gérçekleştirirken yanınızdayız.