
Niçin yazıyorsunuz? Yazmak sizin için bir uğraş mı, yoksa bir gereksinim mi?
İnsan, duygu ve düşüncelerini paylaşmak ister. Bu, çok eski bir içsel çağrıdır. Kimi bunu bir dost sohbetinde gerçekleştirir, kimi bir tuvalde, kimi bir ezgide. Benim yolum ise kelimelerle… Yazmak benim için bir uğraştan öte, bir içsel gereksinim. Her kelimeyle biraz daha hafifliyor, biraz daha anlaşıldığımı hissediyorum. Çünkü bazen insan en çok kendini yazarak buluyor.
İlk yazdığınız anı anımsıyor musunuz; nasıl başladınız?
Çocukluğumda başladı bu tutku. Kalemle defter arasındaki o büyülü bağa ilk kez orada tanık oldum. Duygularımı yazıya dökmek, içimde taşıdığım fırtınaları dindiren bir liman gibiydi. Yıllar geçtikçe sadece yazmak değil, hissettirmek de önemli hale geldi. Şiirle birlikte bu ifade daha da derinleşti. Artık yazmak, sadece benim için değil, bir başkasının iç sesi olabilmek için de var.
Kitabınıza ilk imza attığıñız anda neler hissettiniz? Bir okur imzalamanız için size kitabınızı uzattığında aklınızdan géçen ilk düşünce ne olmuştu?
İlk imza ânı… Tarifi kolay olmayan bir duygu bu. Elimde tuttuğum kitap, sadece basılı bir nesne değildi artık. Kalbimin, ruhumun, geçmişteki acıların ve sevinçlerin bir toplamıydı. O an bir okur kitabı bana uzattığında, aslında ona sadece bir kitap değil, içimdeki yolculuğun izlerini teslim ettiğimi hissettim. Sanki “bu satırlar sana da dokunsun” demekti o imza. Belki de ilk kez, kelimelerin kağıt üzerindeki sessizliği bir başkasının kalbinde ses buluyordu.
Şimdiye dek kitap fuarına gittiniz mi? Binaya ilk girişinizden standları gezişinize dek yaşadığınız duyguları tarif edebilir misiniz?
Kitap fuarlarını çok severim. Sanki her yayınevi standı, içimdeki bir duygunun, bir hatıranın ya da bir hayalin dışavurumudur. Binaya girerken hissettiğim heyecan, çocukken lunaparka girerken hissettiklerime çok benziyor. Ama burada hız trenleri yok; burada sayfaların arasında yükselen duygular, cümlelerin arkasına gizlenmiş hayatlar var. Standlar arasında dolaşırken, her bir kitabın yazarıyla sessiz bir sohbet kuruyormuşum gibi hissederim. En çok da, bir gün kendi kitabımın da o raflarda yer alacağı hayaliyle dolup taşardım. Şimdi o hayalin gerçeğe dönüşüyor olmasıysa tarifsiz bir mutluluk…
Kitap fuarınıñ okuma kültürümüze katkısı var mı? Soñ yıllarda her ilde düzenlenmeye başladı, bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Kitap fuarlarının okuma kültürümüze katkısı çok büyük. Özellikle dijital çağda, ekranların gölgesinde kitapla temas kurmak giderek zorlaşıyor. Kitap fuarları, insanları kitaplara yeniden dokunmaya, koklamaya ve içselleştirmeye davet ediyor. Her ilde düzenlenmesi ise çok kıymetli. Çünkü büyük şehirlerdeki kültürel imkânlara ulaşamayan okurlar için bu fuarlar, adeta birer edebiyat bayramı.
Gençlerle, çocuklarla, öğretmenlerle, edebiyata meraklı her yaştan insanla aynı çatı altında buluşmak; yazarı da okuru da besleyen bir deneyim. Bu tür etkinlikler sayesinde kitap sadece okunmuyor, yaşanıyor. Ve bence bu, okuma kültürünün gelişmesi için atılmış en güçlü adımlardan biri.
Yazarken neler yapıyorsunuz? Kendinize has bir yöntemiñiz var mı?
Yazmak, benim için sadece kelimeleri sıralamak değil; içsel bir ritüel. Bu yüzden yazmaya başlamadan önce mutlaka yalnız kalmayı tercih ediyorum. Dış dünyanın sesini susturmadan iç sesime kulak veremiyorum.
Bazen bir mum yakarım, bazen sadece sessiz bir odada oturur, düşüncelerimi dinlerim. Kalemim elime her geçtiğinde yazmam; ama yazmaya başladığımda kendimi tamamen bırakırım.
Kimi zaman bir cümle günlerce zihnimde döner, olgunlaşmasını beklerim. Kimi zaman ise her şey bir anda, adeta içimden akarak dökülür.
Benim yöntemim biraz sezgisel, biraz da duygusal… Ama mutlaka kalbime dokunmayan hiçbir cümleyi yazıya geçirmem. Çünkü inanırım ki; yazarın kalbine dokunmayan satırlar, okurun ruhuna da ulaşamaz.
Kendinize örnek aldığınız yérli veya yabancı bir yazar var mı? Étkilendiğiniz, üslubunu beğenip yola çıktığınız…
Kendime tek bir isim seçip “işte budur” diyemem… Ama Türk edebiyatının büyük şairleri, kalemimi elime aldığım ilk günden beri hep yanı başımda yürüdü ve bana kalem tutmayı değil, yürekle yazmayı öğrettiler. Kimi zaman bir dizeyle, kimi zaman bir sözcükle…
Özdemir Asaf’ın yalın derinliğinden, Cemal Süreya’nın içtenliğine; Edip Cansever’in metaforlarından, Cahit Sıtkı’nın hüzünlü dinginliğine kadar birçok şiir ruhuma dokundu.
Hepsinden bir parça var üzerimde. Ama en çok da onların içtenliğinden, sahiciliğinden etkilenmişimdir. Çünkü ben, şiiri süslü kelimelerle değil, gerçek duygularla örmek isterim. Bunu bana öğretenler; kalemiyle çağını aşan, sözüyle zamanın ötesine geçen o ustalar oldu.
Edebiyatıñ günümüzdeki değeri üzerine ne düşünüyorsunuz? Çağımızıñ koşulları içindeki yérini nasıl değerlerdirirsiniz?
Edebiyat, çağlar boyunca insanın kendini ifade etme, anlam arayışı ve başkalarıyla bağ kurma biçimlerinden biri oldu. Günümüzde de bu rolü değişmiş değil, ama belki biçimi dönüşüyor. Hızlı, gürültülü ve çoğu zaman yüzeyde kalan bir çağda yaşıyoruz. Bu koşullar altında edebiyat; durup düşünmenin, içe bakmanın ve hakiki bir temasın neredeyse tek sığınağı hâline geldi.
Ben edebiyatı bir direniş alanı gibi görüyorum. Tüketilmek üzere değil, hissedilmek üzere yazılmış cümleler hâlâ insanın içini titretebiliyorsa, edebiyat hayattadır. Şiir ya da öykü, bazen bir kalbin kırılganlığını, bazen bir insanın bütün bir yaşamını tek bir satıra sığdırabilir. Ve bu, hiçbir ekranın, hiçbir algoritmanın tam olarak başaramayacağı bir şeydir.
Edebiyat, bugünün dünyasında belki daha az görünür ama çok daha derin bir yerde yaşıyor. Gözden değil, içten besleniyor. Ve bu yüzden hâlâ çok kıymetli.
Yaşamadığınız bir duyguyu yazabilir misiniz? Böylesi bir metni okuyucunuñ doğalmış gibi hissetmesini nasıl sağlardınız?
Yaşamadığım bir duyguyu yazmayı tercih etmiyorum. Çünkü yazmak, tamamen içimden gelen, gerçekten hissettiğim bir şeyle temas ettiğimde anlam kazanıyor benim için. Yani bir duyguyu sadece “tasvir etmek” bana yetmiyor; onu yaşamam, içimden geçirmem, biraz da onunla yanmam gerekiyor. Ancak o zaman yazdıklarımın samimi ve sahici olabileceğine inanıyorum.
Benim için yazmak, okura bir şey anlatmak değil, onunla birlikte bir hissi yaşamak demek. Bu yüzden bilmediğim, tatmadığım bir duyguyu yazıya dökmeye çalıştığımda, içimde bir boşluk kalıyor. Ve o boşluğu, ne kadar güçlü kelimelerle doldurmaya çalışırsam çalışayım, okur bunu hissediyor.
Kısacası, kendi içimden geçmeyen bir duygunun başkasının yüreğine dokunamayacağını düşünüyorum. Bu yüzden yazarken, önce ben hissetmeliyim ki, yazdıklarım da bir başkasında yankı bulabilsin…
Öykü ya da şiirlerinizde kendinizden söz éttiğiniz oluyor mu?
Aslında tüm şiirlerim, doğrudan ismimi taşımasa da, benim iç dünyamın izlerini barındırır. Her dize, yaşadığım bir duygunun, gördüğüm bir düşünen ya da içimden geçen bir sessizliğin yankısıdır.
Ben yazarken kendimi anlatırım ama bunu açıkça “ben” diyerek değil; okurun da kendiyle özdeşleştirebileceği evrensel bir dil kurarak yaparım. Şiirlerimde geçen duygular, imgeler ve betimlemeler birebir hayatımdan beslenir. Ama ben o yaşanmışlıkları birer metafora, birer hissin taşıyıcısına dönüştürürüm.
Çünkü şiirin gücüne inanırım: Kendi acımı yazarken, başkasının kalbine de dokunabilmeyi…
Bazen en kişisel olan, en ortak olana dönüşür. Belki de bu yüzden şiir, yazan için bir arınma; okuyan içinse bir aynadır.
Yazdıklarıñızı ilk kime okutuyorsunuz? Niçin?
Hayatımda bana kattıklarına müteşekkür olduğum ve bunun karşılıklı olduğunu bildiğim iki önemli insan var. Yazdıklarımı ilk kez onlarla paylaşıyorum. Zira biliyorum ki, onların gözünden süzülen her yorum, sadece eleştiri değil, aynı zamanda kalpten bir katkıdır. Beni tanıyorlar; hangi kelimenin içimden ne kadar derin geldiğini, hangi dizenin ardında hangi sessiz çığlığın saklı olduğunu biliyorlar.
Yazdıklarımı onlarla paylaşmak, hem bir güven ânı, hem de bir sınav gibi… Ama samimiyetle söylüyorum: İçten gelen bir yorum, onlarca övgüden daha değerlidir. Çünkü yazdığım her şeyin önce onların vicdan terazisinden geçmesini isterim. Onların sessiz bir baş sallaması bile bana “tamamdır, bu olmuş” dedirtir.
Kurgusunu beğenmediğiniz bir çalışmayı okuduğunuzda ne hissediyorsunuz? “Ben olsam böyle yazardım.” dédiğiniz bir eser var mı?
Kitap okuyan birçok insan gibi, ben de zaman zaman “Ben olsam şöyle yazardım…” dediğim oluyor elbette. Ama zaten güzel olan da bu değil mi? Bir eserin herkes için tek bir duygu, tek bir anlam üretmemesi; aksine her okurda farklı bir çağrışım, farklı bir his bırakabilmesi…
Kurgusunu beğenmediğim bir çalışmada bile, yazarın ne anlatmak istediğini anlamaya çalışırım. Çünkü her metin, bir içsel yolculuğun izlerini taşır. Belki o yolculuk benimle aynı yolda ilerlememiştir, ama bu da yazının doğasının bir parçası.
Okur olarak hissettiğim eksiklikler, bazen bana yazarken neyi yapmam ya da neyi yapmamam gerektiğini de öğretir. Ama asla yargılamak için değil; anlamaya çalışmak için okurum. Ve içimden “Ben olsam şöyle yazardım” dediğimde, aslında kendi bakış açımı sorgulamış olurum, ki bu da yazının bana kattığı bir başka değer olur.
Kitabevlerine ne sıklıkla gidersiniz? Kitap alırken nelere dikkat édersiniz? Okuyucularınıza önereceğiniz ilk kitap ne olurdu?
Kitabevleri, benim için sadece kitap alınan yerler değil; sığınak gibi… Fırsat buldukça uğrarım. Rafların arasında gezinmek, bazen hiç aramadığım ama içime dokunan bir kitabı keşfetmek bana tarifsiz bir mutluluk verir.
Bir kitap alırken önce kapağından ziyade içindeki ruha bakarım. Dili beni içine çekiyor mu, bir sayfa okuduğumda devamını getirmek istiyor muyum… Bunlar belirleyici olur. Çünkü kitapla aramda samimi bir bağ oluşmasını isterim.
Önereceğim ilk kitap mı? Belki klasik olacak ama bence herkesin okumadan ölmemesi gereken iki kitap var: Antoine de Saint-Exupéry’nin “Küçük Prens”i ve Susanna Tamaro’nun “Yüreğinin Götürdüğü Yere Git”i.
İlki çocuk gibi bakabilmeyi, ikincisi kalbinin sesine güvenebilmeyi hatırlatıyor. Ve ikisi de insanın en derinine inebilen nadir kitaplardan…
Kalem mi, klavye mi? Hangisiyle yazılmalı?
Klavye hız verir, kalem derinlik. Ben kalemin izinden gitmeyi seçiyorum. Benim için kalem, sadece bir yazı aracı değil; bir duygunun, bir düşüncenin, hatta bir sessizliğin uzantısıdır.
Kalemle yazmak, sanki içimdeki dünyayı daha yavaş, daha dikkatli ve daha derinden dışa aktarmamı sağlıyor. Her harf bir iz bırakıyor çünkü; bazen titrek, bazen kararlı… Ama her zaman daha samimi.
Okurlarınıza son sözüñüz ne olurdu?
Yalnız olmadığınızı unutmayın…
Kalbinizden geçen hisler, zihninizde dolaşan düşünceler belki bir başkasının da yüreğinden geçmiştir. Bu nedenle yazdığım her satırda, sizlerden biriyle ortak bir noktada buluştuğumu biliyorum. Şayet bir şiirimde kendinizi bulduysanız, bir dizede içiniz bir parça olsun rahatladıysa, bilin ki yazarken ben de aynı duyguları taşımıştım.
Hayat karmaşık olabilir, yol zaman zaman karanlıklaşabilir… Ama her kelime, içimizde taşıdığımız ışığı hatırlatmak için var.
Bu yüzden bu bir veda değil; belki de size yönelmiş ilk çağrım: Kendinizi ihmal etmeyin. O içten gelen sesi dinleyin ve asla kalbinizin gücüne inanmaktan vazgeçmeyin.
Sevgiyle.
Kategori : Genel - Etiketler : - Tarih : 24 Ekim 2025
