Yazarla okurlar arasında köprü kuran aylık edebiyat dergisidir.

Yazar Saadet Sevde Koldaş ile yazarlık üzerine söyleşi


Niçin yazıyorsunuz? Yazmak sizin için bir uğraş mı, yoksa bir gereksinim mi?

Ne uğraş ne de gereksinim diyebilirim. Yazmak benim için yaşamak gibi ancak yaşayamadığım zamanlarda yazıyorum. Siz bir hayat yaşarsınız, o yaşamda başınıza farklı olaylar gelir, reaksiyon gösterirsiniz ama yaşamayan birisinin reaksiyon gösterebilmek için yazmaktan başka şansı kalmamıştır. İnsan aslında hayatta bulunduğu her saniye yaşamaz. Yaşamak yaşanmışlık gerektiren bir eylemdir. Her saniye hayattan bir şeyler öğrenemeyiz. Tecrübe kazanamayız. Bazen durduk yere gözünüz uzaklara dalar. O anları ben yaşamaktan saymıyorum. Benim için ömrümüz süresince bazı zamanlarda yaşayabiliyoruz. Tecrübe sahibi oluyoruz, olgunlaşıyoruz, öğreniyoruz, gelişiyoruz, varlık gösteriyoruz, hayata bir anlam katıyoruz ya da hayattaki unsurlar bize anlam katıyor. Bazı anlardaysa sadece bir boşluk oluyor. Yazmak benim için o boşluğu dolduran bir eylem. Yaşamanın ikizi aynı zamanda zıttı çünkü yaşadığım zaman hayatın akışında oluyorum, olayların seyrinde ilerliyorum ve yazamıyorum. Ayağınıza giren taşla mücadele ederken nasıl yazabilirsiniz? Mesela Türkler için derler ki savaşçı bir millet olduklarından edebiyatın yazıya aktarımı konusunda geç ilerleme katettiler. Her saniye mücadele gösterdiler, yaşadılar. Destanlara konu olmakla uğraşırken destanları daha geç kaleme aldılar. Birisi yaşamak diğeri yazmakla alakalı. Ne eş zamanlı yapabilirsiniz ne de birbirinden ayırabilirsiniz bu iki kavramı.


İlk yazdığınız anı anımsıyor musunuz; nasıl başladınız?

İlk yazdığım şey günlüktü. Sekiz yaşındayken günlük tutmaya başladım. Bu çok erken bir yaş tabi. Bebekler konuşmayı öğrenirken basit heceler daha sonra kelimeler ve cümleler kurmaya başlarlar. Ben de yazım dünyasına adım attığımda bittabi derdimi görece kolay anlatımla ifade ediyordum. O zamanlarda yazmış olduklarımı çok eğlenceli buluyorum açıkçası. O çocuksu heyecan ve duyguyla kalemi elime alıp bir okul dersinden şikayet etmişim. O zamanlar benim bugün yazdıklarımın temelini oluşturdu.

Kitabınıza ilk imza attığıñız anda neler hissettiniz? Bir okur imzalamanız için size kitabınızı uzattığında aklınızdan géçen ilk düşünce ne olmuştu?
İnanamadım. Birisinin benim yazdığım eserden duygulanması ve eserin onu düşünceye sevk etmesi beni çok mutlu etti. Ben hayatta ayrı bir tecrübe edinmişim ama altmış yaşındaki bir kadın ya da on altı yaşındaki bir çocuk yazdıklarımı okuduğunda benimle aynı duyguları hissedebiliyor. İnsanoğlunun farklı tecrübelerden geçip ortak noktalarda buluşabildiğini anladım.

    Şimdiye dek kitap fuarına gittiniz mi? Binaya ilk girişinizden standları gezişinize dek yaşadığınız duyguları tarif edebilir misiniz?
    Çocukluğu Sivas’ta geçen biri olarak orta okul yıllarımdan itibaren şehrimizde düzenlenen 4 Eylül Kitap Fuarı’na düzenli olarak katılım sağlıyordum. O yıllarda ufak çaplı etkinlikler yapılıyordu. Şu anda daha gelişti tabi, artık ülke çapında da meşhur bir fuara dönüştü, gurur duyuyoruz. Sivas’ta büyük, tarihi bir meydanımız var. Bu meydan da birçok yayınevi stant açardı. Biz kardeşimle stantları gezdiğimiz zaman Sivas’ın bir kültür başkenti olma potansiyeli taşıdığını düşünürdük. Sivas’ın taşı toprağı ozanlar, aşıklar, şairler, yazarlarla doludur. Aşık Veysel’in memleketi bildiğiniz üzere. Çocukluğumdan beri fuara katılım sağlıyorum. Orası bambaşka bir dünya gibi geliyordu bana, stantların arasında kaybolmayı seviyordum. Yazar ve şair söyleşilerine katılıyordum. Özellikle lise yıllarımda şehrimize gelen şairlerin fikirleri benim şiirlerimi de etkilemiştir elbette.

    Kitap fuarınıñ okuma kültürümüze katkısı var mı? Soñ yıllarda her ilde düzenlenmeye başladı, bu konuda ne düşünüyorsunuz?
    Her ilde değil keşke her ilçede her köyde düzenlense. Türkiye’nin her mahallesinde her semtinde her apartmanında kitap okuma etkinlikleri gerçekleştirilse, herkesin evinde ufak çapta festival düzenlense çok memnun olurdum. Yeter ki insanlar kitap okusunlar. Fuarlar insanlarda ilgi uyandırıyor. Normalde pek sık kitap okumayan bir insan fuara gittiğinde kitap okuma alışkanlığı kazanabilir. Belki de bu kişi daha önce ilgi duyduğu alanda yazılmış bir kitaba rast gelmemiştir ve fuarda ilgilendiği tarzda bir kitap karşısına çıkar ya da başka bir alana ilgi duymaya başlar.

    Yazarken neler yapıyorsunuz? Kendinize has bir yöntemiñiz var mı?
    Yazdığım türe bağlı olarak değişik yöntemler kullanıyorum. Diğerlerine nazaran üzerinde ustalaştığımı düşündüğüm tür yaklaşık on sekiz yıldır kaleme aldığım günlük diyebilirim. Günlük yazmak için spesifik bir yöntemin olması zor. Daha kişisel, çoğu insanın yayınlamaya cesaret edemeyeceği bir tür. Yazmak için yoğun duygu ve düşünce birikimine sahip olunması gerekiyor. Bence en kapsamlı türlerden birisi. İçerisinde şiirler, özlü sözler, anılar, hikayeler, biyografiler barındırabiliyor. Herkesin günlük tutma şekli farklı tabi ki. İnsan yazdıkça kendini geliştiriyor ve duygularını daha farklı kelimelerle ifade etmeyi öğreniyor.

    Şiir hususunda şunu söyleyebilirim; daha çok sürrealist şairleri örnek alıyorum. Şiirin bir mühendislik olduğunu düşünmüyorum. Benim için şiir anda yazılır. O anda hissedersiniz, ilham gelir. Dizeleri o anda söyleyiverirsiniz. Zaten ben şiir yazmak ifadesini pek kullanmam. Elinizle oturup bir şiir yazdıysanız tabi ki şiir yazdım diyebilirsiniz fakat şiir esasında söylenir, yazılmaz. İnsanların bunu ortaya koyduğunda şiir söyledim demesi daha uygun olur. Bir mühendis edasıyla kâğıdın başına oturup günlerce deneye deneye mükemmel bir şiir ortaya koyulması gerektiğine inanmıyorum. Benim için şiir “o” anda söylenir ve biter. Daha sonra tabi ki üzerinde düzenlemeler yapılabilir. Şiir rüya gibidir. Rüyada Bağdat’ta olabilirsiniz ama adımınızı attığınızda Çin’e de gidebilirsiniz. Şiirde de bağlamlar kopuk, konular karmaşık ve duygular sabit ya da yoğun olabilir. Orada muhteşem bir sanat eseri ortaya koyma çabası değil de kafası karışık bir şairin dinleyiciye/okuyucuya tamamen ulaşma çabası benim için daha kıymetli ve bir okuyucu olarak şairin kafasının ne kadar karışık olduğunu anlayıp hissedebiliyorsam kolaylıkla bu kişinin başarılı olduğunu söyleyebilirim. Bu şairin okuyucuya ne vermek istediğiyle alakalı. Kendi düşünceleri çok düzgün ve mantıklıysa, bunu o şekilde yansıtması gerekir. Biz, şiir gibi türlerde tekdüzeliğe alıştık. Bundan sıyrılmamız lazım.

    Hikâye ve romanda farklı bir yol izliyorum. Önce konu zihnimde sabitleniyor. Başından sonuna kadar bütün olayları ve karakterleri zihnimde kurguluyorum. Kaleme aldığımdaysa işler farklılaşabiliyor. Mesela a karakterini güvenilir ve dürüst bir karakter olarak kurguluyorum fakat yazarken yalan söylediğine şahit oluyorum. Karakterin hareketleri sanki olaylar içerisinde değişiyor ve karakter benden bağımsız, özerk kararlar alıyor gibi. Hikaye ve romanlarımda olaylar zihnimdekine bağlı kalmaz. Hatta on yıldır üzerinde çalıştığım bir romanım var. Yayınlamak henüz nasip olmadı. Yazarken benim bile şaşırdığım ve olaylara “Hadi canım..!” diye tepki verdiği bir eser. Sanki yazan ben değilmişim gibi…

    Kendinize örnek aldığınız yérli veya yabancı bir yazar var mı? Étkilendiğiniz, üslubunu beğenip yola çıktığınız…
    Kadın yazarları çok beğeniyorum. Yeteri kadar değerlerinin bilinmediğini düşünüyorum. Özellikle İngiliz edebiyatından Charlotte Brontë duyguları betimlemekte usta bir kadın yazar. İdeolojik anlamda olmasa da sanatsal anlamda takdir ettiğim yazarlardan. Jane Austen’ın mükemmel bir mizah duygusu var. Eserlerinde İngiliz taşra hayatının içerisinde kendinizi buluyorsunuz. Eleştirel, nükteli diliyle absürt karakter ve olayları meydana çıkarışı son derece başarılı.

    Şiir konusunda daha çok Türk Şairleri kendime örnek alıyorum. Parnasizm ve sembolizm konusunda Yahya Kemal, Ahmet Haşim. Sürrealist noktada Sezai Karakoç, Turgut Uyar, Mistik anlamda özellikle Asaf Halet Çelebi, Necip Fazıl’ı beğeniyorum. Gülten Akın’ın şiirlerindeki ses unsurunu da çok başarılı buluyorum. İdeolojik bir noktada değilim. Şiirin ideolojiye hizmet etmesi gerektiğini düşünmüyorum. Tabi ki bu şairin inisiyatifine kalmış bir şey. Benim ruhsal sürecimde tasavvufun önemli bir yeri oldu. Bu alanda eserler kaleme alan divan şairlerinden Şeyh Gâlib, bana göre Türk edebiyatının en büyük şairidir fakat daha çok Fuzulî popüler anlamda öne çıkmış bir isim. Yunus Emre’nin arı Türkçesi ve halk ozanlarımızdan Sümmânî ve Aşık Veysel’in eserleri de unutulmamalı elbette. İkinci sıraya da çevremden aldığım tepkilere rağmen Ahmet Haşim’i koyuyorum. Ziya Paşa’nın da hiciv noktasına çok başarılı olduğunu düşünüyorum. Özellikle modern Türk şiirinde Didem Madak’ı tarz ve üslup yönünden beğeniyorum. Yabancı yazarlardan Edgar Alan Poe, Farısî şairlerden Hâfız’ın şiirleri, Filistinli Mahmud Abbas’ın şiirlerini de okurum. Çağatay şairleri pek bilinmiyor ülkemizde ama Çağatay Türkçesi’yle de çok güzel eserler kaleme alınmış. Gedâî, Lutfî ve Sekkâkî’nin şiirlerini de çok severim. Azeri şairlerden Şehriyar ve elbette soy anlamında da kendisine bağlı olduğum, büyük dedem meşhur Türkmen şairi Mahdumgulı Firâkî’yi de unutamam. Belli noktalarda hepsinden etkilenmiş olsam da benim için aslolan farklı bir ses ortaya koyabilmek. Bunun için çabalıyorum.

    Edebiyatıñ günümüzdeki değeri üzerine ne düşünüyorsunuz? Çağımızıñ koşulları içindeki yérini nasıl değerlerdirirsiniz?
    Türkiye’de şu anda belli bir edebiyatsever çevre var ama bu sayı olması gerektiği kadar fazla değil. Sosyal medyanın hayatımıza girmesiyle popülizm yaygınlaştı. Popüler yazarlar, yayınevleri, kitaplar, konular mevcut. Bütün bunları değerlendirdiğimizde bir yanda popüler olanı diğer yanda edebi olanı görmekteyiz. Maalesef genel itibariyle popüler olana yönelim daha fazla gözüküyor. Bizim edebi anlamda donanımlı ve yenilikçi eser ve yazarlara yönelmemiz gerekirken popüler olana yönelmekteyiz. Örneğin kitap raflarında hep aynı yazarların, yayınevlerinin eserlerini görmekteyiz. A kişisi bir kitabı okuyor diye B kişisi de okuyor ve bu durum zincirleme şeklinde devam ediyor. İnsanlar kendi ilgi alanlarının farkında bile değil. Günümüzde de belli çevreler, belli gruplar var. Popülizmin desteğini arkalarına almış bir vaziyette kendilerini otorite olarak görüyor ve insanlara da öyle lanse ediyorlar. Eskiden yazarlık demek halkın içinden, halkın insanı olmak demekti. Geçenlerde vefat eden – Allah rahmet eylesin- Yavuz Bülent Bakiler ’in hayatına bakalım. Ne kadar mütevazı bir insan olduğunu herkes biliyor. Şu anda günümüzde yazarlık bir üst sınıf burjuvazisi olarak algılanıyor. Ajanslar, gruplar, organizasyonlar hatta ödül törenleri bu algıyı pekiştiriyor. Edebiyatımız popülizmin gölgesi altında tekelleşmeye başladı. Bence bu durumu da ancak edebiyatın gücüyle çözümleyebiliriz.

    Yaşamadığınız bir duyguyu yazabilir misiniz? Böylesi bir metni okuyucunuñ doğalmış gibi hissetmesini nasıl sağlardınız?
    İyi bir yazarın bunu yapabiliyor olması gerekiyor. Yaşadığı şeyi herkes anlatabilir, mühim olan yaşamadığını kaleme alabilmek. Yazdığımda karakterin durum ve koşulunu değerlendiriyorum. Aksi takdirde kötü bir karakter oluşturmak benim için çok zor olurdu. Nefret ettiğiniz bütün özellikleri toplayıp bir karakter meydana getirebilirsiniz. Karakter sizin nefret duygunuza değerse okuyucu da bunu doğalmış gibi hissedecektir. İnsan sadece kendinde olan değil onun zıddını da anlama yetisine sahiptir. Bu bana göre biraz da önsezi gerektiren bir mesele. 62 yapımı Miracle Worker diye bir film var. İki yaşında ateşli bir hastalık geçirip kör, sağır ve dilsiz yaşamını sürmeye çalışan Helen Keller’ın gerçek hayat hikayesini anlatıyor. Tavsiye ediyorum. Orada kör ve sağır birine sadece dokunarak, hissettirerek hayatı anlatmaya çalışan bir öğretmen var. Yazarlık aslında bana bunu hissettiren bir meslek. Biz de yaşam boyunca her hakikatin bilincinde olamıyoruz. Bizden farklı yaşamları, deneyimleri görmekten mahrumuz ama bunu anlatabilmek, hissettirebilmek ve kendi kendine anlamlandırabilmek çok değerli bir hadise. Edebiyat bu yüzden var.

    Öykü ya da şiirlerinizde kendinizden söz éttiğiniz oluyor mu?
    Şiirlerimde daha çok bireysel konuları işliyorum. Toplumsal meseleleri de bireysel duygularımla ele alıyorum. Mesela savaş annelerine ithaf ettiğim bir şiirim var. Başkasının acısından da acı duyabiliyorum ki bence bu da bireysel bir konu.

    Öykülerimde kendimle alakalı hiçbir şeye yer vermem. Çok farklı konular, mekanlar, yaşanmışlıklar, karakterler ele alıyorum.

    Yazdıklarıñızı ilk kime okutuyorsunuz? Niçin?

    Annem ve kardeşim başta olmak üzere yakın arkadaşlarımla paylaşırım. Bazı eserlerimi ise yayınlayana kadar kimseye okutmam. O an içimden ne yapmak geliyorsa onu yapıyorum genelde ama annem konusuna ayrı bir başlık açmak isterim. Benim için çok değerli bir insan elbette ve yazarlık serüvenimde başından sonuna kadar en büyük destekçim annemdi. Beni yazarlığa teşvik eden, yarım bırakma huyuma rağmen beni yüreklendiren kişi de annemdi. Bende bulunan edebiyat sevgisinin bana ondan geçtiğini düşünmekteyim. Gençliğinde şiir okuma yarışmalarına katılırmış. Türkiye genelinde Bosna Hersek için yazmış olduğu kompozisyon yarışmasıyla dereceye girmiş. İl genelinde de Öğretmenler Günü kapsamında düzenlenen kompozisyon yarışmasıyla birinci olmuş. Böyle başarıları olan, yetenekli birisi. Sonrasında ailesine vakit ayırmaktan bu yeteneğini ilerletmeye zamanı olmamış ne yazık ki. Onun görüşlerine güvenirim. Onu çok seviyorum ve teşekkür ediyorum. Bu söyleşi vesilesiyle de bunu dile getirmek istedim.

    Kurgusunu beğenmediğiniz bir çalışmayı okuduğunuzda ne hissediyorsunuz? “Ben olsam böyle yazardım.” dédiğiniz bir eser var mı?
    Kurgusunu beğenmediğim bir eserin tamamını okuyamıyorum. Yine de yazarına saygı duymak lazım. Hiçbir eser için “Ben böyle yazardım.” Demedim açıkçası.

    Kitabevlerine ne sıklıkla gidersiniz? Kitap alırken nelere dikkat édersiniz? Okuyucularınıza önereceğiniz ilk kitap ne olurdu?
    Dışarı çıktıkça kitabevlerine uğramaya çalışıyorum. Kitabın arka kapağında yazanlar satın almamada etkili olabiliyor. Konusuna ve cümlelerine dikkat ederek seçiyorum. Okuyucularıma önereceğim ilk kitapsa Feridüddin Attar’ın Pendname adlı eseri. Bu eser benim başucu kitabım.

    Kalem mi, klavye mi? Hangisiyle yazılmalı?
    Elbette kalem. Yazmada en eski ve etkili araçtır, yazının şerefidir kalem.

    Okurlarınıza son sözüñüz ne olurdu?
    Hayat kısa, kuşlar uçuyor

    Kategori : Genel - Etiketler : - Tarih : 31 Ekim 2025

    Yorum Yaz
    Ad Soyad :
    E-mail :
    Yorum :

    Kutlu Yayınevi | göksel sözcükleriñ yayıncısı

    2012'den bugüne hayallerinizi gérçekleştirirken yanınızdayız.