Yazarla okurlar arasında köprü kuran aylık edebiyat dergisidir.

Yazar Umut Meriç Berberoğlu İle Yazarlık Üzerine Söyleşi

Niçin yazıyorsunuz? Yazmak sizin için bir uğraş mı, yoksa bir gereksinim mi?
Benim için yazmak bir uğraştan çok bir gereksinim.
Çünkü yazmadığım zamanlarda zihnimde birikenler yerli yerine oturmuyor. Tarih okurken, bir olayı incelerken ya da yaşadığım bir duyguyu anlamaya çalışırken kalem devreye giriyor. Yazı, düşüncelerimi netleştirdiğim, kendimle ve okurla hesaplaştığım bir alan. Elbette emek isteyen, disiplin gerektiren bir tarafı var; bu yönüyle bir uğraş. Ama asıl mesele şu: yazmak benim için boş zamanlarda yapılan bir şey değil. Susmanın içimi daralttığı yerde yazı başlıyor. O yüzden yazıyorum; anlatmak, kayda geçirmek ve unutturmamak için.

İlk yazdığınız anı anımsıyor musunuz; nasıl başladınız?
Evet, anımsıyorum. Çok planlı ya da “yazar olacağım” düşüncesiyle başlayan bir süreç değildi. Okudukça ve düşündükçe içimde birikenleri anlatma ihtiyacı duydum. Bir noktada şunu fark ettim: Okur olarak yetinmiyorum, söylenmiş olanların yanına kendi cümlelerimi koymak istiyorum. İlk yazdıklarım bugünkü metinlerim kadar derli toplu değildi elbette. Daha çok bir arayış haliydi; hem konuyu hem dili yokladığım metinlerdi. Ama o ilk yazıyla birlikte şunu anladım: Yazmak, sonradan edinilmiş bir heves değil, içimde zaten var olan bir eğilimin dışarıya çıkmasıydı. Başladım ve bir daha da tamamen bırakamadım.

Kitabınıza ilk imza attığıñız anda neler hissettiniz? Bir okur imzalamanız için size kitabınızı uzattığında aklınızdan géçen ilk düşünce ne olmuştu?
İlk imza anı, insanın kolay kolay kelime bulamadığı bir an oluyor. O an şunu hissettim: Artık yazı sadece bana ait değil. Masamda, defterimde kalan bir metin olmaktan çıkmış; bir başkasının hayatına, kütüphanesine girmiş. Bir okur kitabımı imzalamam için uzattığında aklımdan geçen ilk düşünce şuydu: “Demek ki bu metin, birine ulaşmış.” Yazarken insan çoğu zaman yalnızdır ama o anda yalnız olmadığınızı anlıyorsunuz. Yazdığınız cümlelerin bir karşılığı olduğunu görmek hem büyük bir sorumluluk hem de tarifsiz bir mutluluk. O imza, aslında kitaptan çok yazıya duyulan güvenin imzası gibiydi.

Şimdiye dek kitap fuarına gittiniz mi? Binaya ilk girişinizden standları gezişinize dek yaşadığınız duyguları tarif edebilir misiniz?
Evet, gittim. Kitap fuarına girmek başlı başına başka bir duygu. Binadan içeri adım attığınız anda o kağıt kokusu, kalabalık, konuşmalar… Hepsi bir anda insanın üzerine geliyor. Bir yandan büyük bir heyecan, bir yandan da tuhaf bir sükûnet hissi var; sanki herkes aynı ortak dilde buluşmuş gibi. Standları gezerken zaman duygusu biraz kayboluyor. Tanıdık kapakları görmek, yıllardır okuduğunuz yazarların kitaplarına dokunmak, bazen de hiç bilmediğiniz bir isme takılıp kalmak… Hepsi yazının ne kadar canlı ve sürekli bir şey olduğunu hatırlatıyor. Okur olarak dolaşırken bile şunu hissediyorsunuz: Burada sadece kitaplar değil, emekler, yalnızlıklar ve uzun geceler yan yana duruyor. O yüzden fuar benim için bir kalabalıktan çok, ortak bir hafızanın içinde yürümek gibi.

Kitap fuarınıñ okuma kültürümüze katkısı var mı? Soñ yıllarda her ilde düzenlenmeye başladı, bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Kitap fuarlarının okuma kültürümüze ciddi bir katkısı olduğunu düşünüyorum. Çünkü kitapla okur arasındaki mesafeyi kısaltıyor. Kitap, raflarda duran bir nesne olmaktan çıkıp canlı bir karşılaşmaya dönüşüyor; yazarla, yayıneviyle, başka okurlarla temas kurulan bir alan açılıyor. Son yıllarda hemen her ilde düzenlenmesi de bu açıdan çok kıymetli. Okuma kültürünün yalnızca büyük şehirlerle sınırlı kalmaması gerekiyor. Anadolu’nun farklı yerlerinde bir çocuğun ya da gencin ilk kez bir yazarla yüz yüze gelmesi, kitabını imzalatması küçümsenecek bir şey değil. Elbette nitelik, içerik ve süreklilik tartışılabilir; ama bu yaygınlık, doğru şekilde desteklendiğinde, okuma alışkanlığını besleyen önemli bir zemin oluşturuyor.

Yazarken neler yapıyorsunuz? Kendinize has bir yöntemiñiz var mı?
Yazarken belirli bir ritim oluşturmaya çalışıyorum ama bunu katı bir kurala dönüştürmüyorum. Önce uzun bir okuma ve düşünme süreci oluyor. Konu zihnimde iyice yer etmeden masaya oturmuyorum. Yazı, bende çoğu zaman yazmadan önce başlıyor. Metni kaleme alırken sessizlik önemli; ama asıl belirleyici olan zihinsel yoğunluk. İlk taslakta kendimi fazla sınırlamam, akmasına izin veririm. Asıl yöntemim diyebileceğim şey, yazdıktan sonra metinle mesafe kurmak. Beklerim, yeniden okurum, eleyerek ilerlerim. Yazı benim için tek seferde biten bir iş değil; defalarca dönülen, her seferinde biraz daha sadeleşen bir süreç.

Kendinize örnek aldığınız yérli veya yabancı bir yazar var mı? Étkilendiğiniz, üslubunu beğenip yola çıktığınız…
Yazarken tek bir yazarı merkeze koyduğumu söyleyemem ama beslendiğim güçlü bir damar var. Özellikle Milli Mücadele dönemini anlatan yazarlar, hem tarih bilinci hem de anlatı sorumluluğu açısından benim için çok belirleyici oldu. Halide Edip Adıvar, yaşadığı dönemi sadece aktaran değil, bizzat içinde bulunmuş bir kalem olarak metinlerinde tanıklığı öne çıkarır; bu yönüyle her zaman dikkatimi çekmiştir. Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Yaban başta olmak üzere, Milli Mücadele’nin toplumsal ve psikolojik arka planını irdeleyişiyle önemli bir referanstır. Falih Rıfkı Atay ise hatıra ve gözleme dayalı anlatımıyla, tarih ile edebiyat arasındaki çizginin nasıl kurulabileceğini göstermiştir. Milli Edebiyat dönemi yazarları da dil ve üslup açısından yolumu açan isimler oldu. Ömer Seyfettin, sade Türkçesi ve güçlü hikaye kurgusuyla; Mehmet Emin Yurdakul, millet fikrini edebiyatla buluşturma biçimiyle; Ziya Gökalp ise düşünce dünyasıyla bu dönemin temel taşlarıdır. Yabancı yazarlarda ise tarihsel anlatıyı edebi derinlikle kurabilen isimleri önemsiyorum; ama benim için asıl mesele, bir üslubu taklit etmekten çok bu yazarların metne yüklediği sorumluluk duygusunu taşımak. Kısacası, etkilendiğim isimler var ama yürüdüğüm yol, onların açtığı patikalardan geçerek kendi sesimi bulma çabası.

Edebiyatıñ günümüzdeki değeri üzerine ne düşünüyorsunuz? Çağımızıñ koşulları içindeki yérini nasıl değerlerdirirsiniz?
Günümüzde edebiyatın değeri azalmış gibi görünse de aslında biçim değiştirdiğini düşünüyorum. Hızın, görüntünün ve kısa metinlerin öne çıktığı bir çağdayız; bu da edebiyatın daha az görünür olmasına yol açıyor. Ama ihtiyaç ortadan kalkmış değil. Aksine, bu koşullar edebiyatı daha da gerekli kılıyor. Çünkü edebiyat, çağın gürültüsü içinde durup düşünmeyi sağlayan ender alanlardan biri. Hızla tüketilen bilgiler karşısında derinlik, yüzeysellik karşısında anlam üretiyor. Bugün edebiyat belki eskisi gibi merkezde değil ama vicdanı, hafızayı ve dili ayakta tutan bir yerde duruyor. Çağımızın koşulları içinde edebiyatı bir lüks değil, insanı insan yapan unsurlardan biri olarak görüyorum; değişen dünyaya rağmen değil, tam da bu yüzden vazgeçilmez.

Yaşamadığınız bir duyguyu yazabilir misiniz? Böylesi bir metni okuyucunuñ doğalmış gibi hissetmesini nasıl sağlardınız?
Yaşamadığım bir duyguyu yazabilirim; ama onu yazabilmek için önce anlamam gerekir. Yazmak, sadece birebir yaşanmışlıkların aktarımı değil, empati kurma ve insan hallerini kavrama çabasıdır. İnsan bazı duyguları doğrudan yaşamamış olsa bile gözlemleyerek, okuyarak ve dinleyerek içselleştirebilir. Okuyucunun metni doğal bulmasını sağlayan şey ise abartı değil, ayrıntıdır. Büyük cümlelerden çok küçük kırılmalar, sessizlikler, gündelik hâller duyguyu gerçek kılar. Kendimden bir parça katmadan, o duygunun insanda bıraktığı izi yakalamaya çalışırım. Samimiyet burada belirleyici oluyor; çünkü okur, yaşanmış olsun ya da olmasın, yapay olanı hemen fark ediyor.

Öykü ya da şiirlerinizde kendinizden söz éttiğiniz oluyor mu?
Doğrudan kendimden söz ettiğim metinler yazmamaya özen gösteriyorum. Ama şunu da inkar edemem: Yazılan hiçbir metin, yazanın izini tamamen dışarıda bırakmaz. Öyküdeki bir bakış, şiirdeki bir duraksama ya da seçilen bir kelime çoğu zaman yazanın dünyasından sızar. Ben daha çok kendimi açıkça anlatmak yerine, metnin arka planına yerleştirmeyi tercih ediyorum. Kendi duygularım, düşüncelerim ya da tanıklıklarım birebir isimleriyle değil; sezdirilerek, dönüştürülerek yer alıyor. Bu da metni hem daha evrensel kılıyor hem de okurun kendi payını bulmasına alan açıyor.

Yazdıklarıñızı ilk kime okutuyorsunuz? Niçin?
Yazdıklarımı ilk olarak anneme okutuyorum. Kendisi Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeni olduğu için metne hem dil hem de anlam açısından çok dikkatli yaklaşır. Nerede aksama var, cümle nerede düşüyor, anlatım okuru nerede yoruyor; bunları açıkça görmemi sağlar. Ama asıl nedeni sadece mesleki donanımı değil. Dürüst bir okurdur. Beğenmediği yerde susmaz, beğendiği yerde de bunu gerçekten hak ettiği için söyler. Bu güven benim için çok kıymetli. O ilk okuma, metnin aynaya bakma anı gibi; yazının ayakta durup durmadığını orada anlıyorum.

Kurgusunu beğenmediğiniz bir çalışmayı okuduğunuzda ne hissediyorsunuz? “Ben olsam böyle yazardım.” dédiğiniz bir eser var mı?
Kurgusunu beğenmediğim bir metni okurken önce okur refleksiyle sabırlı olmaya çalışıyorum. Çünkü her metin, arkasında bir emek ve niyet barındırır. Ama kurgu dağınıksa, ritim tutmuyorsa ya da anlatı kendi içinde ikna edici değilse, metinle arama bir mesafe giriyor. O noktada kopukluk hissi oluşuyor; anlatılan değil, anlatılamayan şey daha çok görünür hale geliyor. “Ben olsam böyle yazardım” duygusu elbette zaman zaman geliyor ama bunu belirli bir eser üzerinden yüksek sesle kurmamaya özen gösteriyorum. Çünkü yazmak, dışarıdan göründüğü kadar kolay bir süreç değil. Daha çok şunu düşünüyorum: Bu metnin başka bir ihtimali var mıydı, hangi noktada derinleşebilirdi? Bu da benim için bir eleştiriden çok, yazarlık pratiğini besleyen bir düşünme biçimi oluyor.

Kitabevlerine ne sıklıkla gidersiniz? Kitap alırken nelere dikkat édersiniz? Okuyucularınıza önereceğiniz ilk kitap ne olurdu?
Kitabevlerine düzenli olarak gidebildiğimi söyleyemem; çünkü fiziksel koşullar buna her zaman imkân tanımıyor. Engelli olmam, bu tür mekânlarla kurduğum ilişkiyi de doğal olarak farklılaştırıyor. Ama bu, kitapla aramdaki bağı zayıflatmıyor. Kitaplara çoğu zaman başka yollarla ulaşıyorum; araştırarak, seçerek ve ne aradığımı bilerek.
Kitap alırken yazarın adı kadar, konunun ele alınış biçimine, diline ve arka planına dikkat ederim. Popülerlikten çok, metnin bana ne söylediği belirleyici olur. Arka kapak yazısı, yayınevi ve daha önce okuduğum okur görüşleri de seçimimi etkiler. Okuyucularıma önereceğim ilk kitap meselesine gelince; tek bir isim söylemektense bir kapı aralamayı tercih ederim. Tarihle edebiyatın kesiştiği, dili güçlü ve okuru düşünmeye zorlayan eserler iyi bir başlangıçtır. Çünkü bir kitap, sadece okunan değil, insanı başka kitaplara götüren bir yol olmalıdır.

Kalem mi, klavye mi? Hangisiyle yazılmalı?
Bu soruya tek bir doğru cevap vermek zor. Benim için mesele neyle yazıldığı değil, nasıl yazıldığı. Kalemle yazmanın düşünceyle daha yavaş ve derin bir ilişki kurdurduğunu düşünüyorum. El yazısı, insanı aceleden alıkoyuyor; cümleyle daha çok oyalanmayı, kelimenin ağırlığını hissetmeyi sağlıyor. Not alırken ya da metnin ilk kıvılcımı oluşurken kalem hâlâ çok kıymetli. Klavye ise yazının inşa sürecinde büyük bir özgürlük sunuyor. Hız, düzenleme imkânı ve metinle tekrar tekrar temas kurabilme açısından vazgeçilmez. Bugünün koşullarında üretimi sürdürülebilir kılan da çoğu zaman klavye oluyor. O yüzden ben bunu bir karşıtlık olarak görmüyorum. Kalem düşünmeyi derinleştirir, klavye metni olgunlaştırır. Yazı hangisiyle başlarsa başlasın, önemli olan sonunda okura samimi ve sağlam bir metin ulaşması.

Okurlarınıza son sözüñüz ne olurdu?
Okurlarıma söyleyeceğim son söz şu olurdu: Okumaya devam edin, ama sadece tüketmek için değil; durmak, düşünmek ve anlamak için okuyun. Bir metni bitirdiğinizde kapatıp geçmeyin, size ne hissettirdiğini kendinize sorun. Bir yazar için en büyük güç, okurun kurduğu bu sessiz bağdır. O yüzden her okur, yazının devamıdır. Kitaplar biter, cümleler susar ama iyi bir okuma, insanın içinde uzun süre konuşmaya devam eder.

Kategori : Genel - Etiketler : - Tarih : 17 Nisan 2026

Yorum Yaz
Ad Soyad :
E-mail :
Yorum :

Kutlu Yayınevi | göksel sözcükleriñ yayıncısı

2012'den bugüne hayallerinizi gérçekleştirirken yanınızdayız.